Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)

Haberiniz Olsun

3 tane "tevrat" etiketli yazı bulundu "tevrat" tagli diger ogeler resimler , videolar

Mühr-i Süleyman-Hatem-i Süleyman-Seal of David

 

yıldız (6) yıldız (5) yıldız (4) yıldız (3) yıldız (2) yıldız (1) yıldız Seal of David

"Terim aslen Mühr-i Süleyman’dır. Ancak Türkçe’deki ses uyumuna göre dile geçerken değişmiştir. Diğer bir deyişi de Hatem-i Süleyman’dır. İngilizce ‘Seal of David’, ‘Star of David’, ‘Davis’s Sheald’ ‘Magen David’ isimleriyle anılır. Çünkü Batı dünyasında bildiğimiz çift üçgenin kesişimi olan Mühr-ü Süleyman aslında 5 kollu bir yıldızdır. 6 kollu yıldız babası olan Davud peygamberin kullandığı semboldür."

Prof. Dr. Nusret Çam / Ankara İlahiyat Fakültesi

Mühr-i Süleyman’ın üzerindeki altı kollu yıldız motifinin daha tunç devrinden itibaren Ortadoğu coğrafyasında sıklıkla kullanıldığı arkeolojik kalıntılardan bilinmektedir. Keza Roma, İbrani, Asur, Bizans gibi eski medeniyetlerden kalan eserler üzerinde de göze çarpmaktadır. Eski Türklerin kullandığı on iki hayvanlı takvimde de bu yıldızı görürüz. Mitolojik zamanlardan itibaren bereket ve güç sembolü sayıldığı, pagan toplumlarda da kutsal kabul edildiği bilinmektedir. Ona her devirde atfedilen anlam da bu yüzden değişip durmuştur. Altı yön, matematikte ilk mükemmel sayı, dünyanın altı günde yaratılışı, bereket ve bolluğun özü vs. bunlardan. Şer güçlerden korunmak için tılsım oluşu ise pek yaygın.

Hıristiyan ve Yahudiler arasında mühr-i Süleyman’a “Davud Yıldızı” denilmektedir. Onlar altıgen mührün üzerindeki yıldızın her bir köşesinde sıra ile İbrahim, İshak, Yakup, Musa, Harun ve Davud isimlerinin yazılı olduğuna inanırlar. Bugünkü İsrail devletinin bayrağı üzerinde de hexagram bulunmasının sebebi budur.

Mühr-i Süleyman’ın önemi Yahudilerce bir amblem olarak kullanılmaya başladıktan sonra artmıştır. Mührün, İlahî himayeyi sembolize ettiğine inanan Yahudiler sonraki dönemlerde bu şekli sancak ve flamalara, muskalara nakşetmişler, büyücülük tılsımı olarak sıklıkla kullanmaya başlamışlar, zamanla ona kudsiyet atfedilmiş ve özellikle dinî ikbal uğrunda kullanmışlardır.

Mühr-i Süleyman, İslam tezyini sanatlarının metal, ahşap, mimari, dokuma gibi pek çok dalında da nakış amaçlı kullanılmıştır. Birinin tepesi diğerinin tabanına geçirilmiş iki eşkenar üçgenin figüratif birleşimindeki kontrast, özellikle yapı süslemelerinin göbek motifi olarak çok cazip görülmüştür. Mühr-i Süleyman’ın bulunduğu yere şeytanın giremediğine dair halk inancından dolayı da taş, ağaç, cam, kağıt vb. satıhlarda merkezî motif niyetine kullanılmıştır. Yine bu inanıştan dolayı cami, tekke vb. mekanların kubbe veya tavan nakışlarında yahut mühr-i Süleyman desenleri bulunur. Anadolu Selçukluları, Artukoğulları ve İlhanlıların eserlerinde bilhassa kubbelerin kilit taşlarında sık rastlanır. Osmanlılarda ise başta hamam kubbe delikleri olmak üzere mezar taşları, cami  tezyinatları, anıtlar ve kemer kilit taşlarıyla çini, seramik gibi mimariyi ilgilendiren hususlarda şeytanı uzaklaştırma amacıyla; mutfak eşyalarında, çeşmelerde, sebillerde zehirlenmeye karşı tılsım niyetine; serpuş, tolga vb. başlıklarda güç sembolü olarak; giyim eşyaları ve takılarda hırz ve vefk olsun diye kullanılmıştır. Nitekim Barbaros Hayreddin Paşa’nın, rüzgara hükmedebilmek maksadıyla sancağına mühr-i Süleyman motifi nakşettirmesi bu geleneğin bir neticesidir. Aynı motif Ön Türk devletlerinin sancaklarında da kullanılmıştır.

Ön Türk Tarihinde iç içe geçmiş iki üçgenden oluşan bu altıgen yıldızın ‘‘Yaratan ve yaratılan’’ı ifade ettiği belirtilmektedir. Ön Türk boylarında bu yıldız ‘‘Temur Kazık’’ yani Kuzey yıldızını simgelemektedir. Daha sonra bu yıldızın adı, bazı Türk boylarınca ‘‘Çolpan Yıldızı’’ olarak adlandırılmıştır. Çolpan Yıldızı, tüm Türk boylarınca, Yaradan Tanrı’nın bir lütfu ve kendilerinin yıl göstericisi olarak kabul edilmiş ve ‘‘Temuk Kazık’’ yani kırmızı renkli sabit yıldız olarak isimlendirmişlerdir. 

Barbaros Hayrettin Paşa’nın Sancağı Barbaros Hayrettin Paşa’nın Sancağı

Hazineleri dillere destan olan 3 semavi dinde de ismi haşmetle birlikte anılan biridir Hz. Süleyman. Hem Tevratta hem Kuran-ı Kerim de hikayeleri ve hayatıyla saltanatı anlatılır.

Tanrı tarafından Hz. Süleyman’a  rüzgar, cinler, akarsu gibi akan metaller, kuşlar ve insanlardan oluşan ordular tahsis edilir. Rüzgara binip günler sürecek yollara hızla varır. Kuşları görevlendirerek düşman sahasına keşfe gönderir. Cinlerin esrarengiz görünmez ve anlaşılmaz yetileriyle devasa saraylar, kaldırılması imkansız dev sanat eserleri, binalar ve dalgıçların çıkardığı malzemelerden takılar akla gelecek bin bir güzel şey yaptırır. Dünyayı imar ederken güzelliği ve adaleti kurar.

Süleyman efsanesini doruğa çıkaran yüzüktür. Her ne kadar dini kaynaklar bunu bu şekilde aktarmasa da gizem perdesi altında Tanrı’nın kendisine bir yüzük hediye ettiği söylenir.

Bu öyle bir yüzüktür ki sayılı kişi ve meleklerin bildiği Tanrı’nın gizli ismini (İsmi Azam duası) saklar. Tanrının bilinmeyen adı yaratma ve hükmetme özellikleri içerir. Elbette bu tür bir efsane güç düşkünü insanların başını döndürmeye yeter de artar bile. Kimi bilgilere göre Adem’in taşıdığı bir yüzüktür ve cennetten çıkarılırken onu Arşta bırakmıştır. Cebrail daha sonra bu yüzüğü Tanrı’nın isteğiyle Hz. Süleyman’a getirmiştir.

Kelime manasıyla Süleyman’ın mührü anlamına gelen mührün şekli aslında kesin değildir. Belli bir tarihten sonra kabul edilmiş olan ve şimdi İsrail bayrağında yer alan sembol İslam dünyasında da yüzlerce yıl kutsal olarak kabul edilmiş cami medrese ve geçitlerde mezarlıklarda yüzüklerde padişahların gömleklerinde tılsım olarak yerini almıştır. Daha sonraları ise farklılık yaratmak için sembol bazen doksan derece çevrilerek kullanılmıştır.

Batı dünyası bazen büyü kitaplarında bazen noterlik işareti olarak, basımevi markası sonraları bir çok akımın sembolü olmuştur.

Süleyman Peygamber’in yüzükle olan ilgisi onun bir imtihandan geçişi şeklinde ele alınır. Yokluğunda bir cariyesine emanet ettiği yüzük mührü bir cin onun görünümünü alarak ele geçirir. Yokluğunda pek çok fitne fesat hazırlar örneğin tahtına büyü kitapları koyar ve iftira atar. Oysa Hz. Süleyman yüzüğün yokluğunda kendine dönecek ve gücünün kaynağı olan asıl çekirdeğini özünü bulacaktır. Kuran bu konuya atfen şöyle der.

“Süleyman’ın mülk ve saltanatı konusunda onlar, şeytanların okuyup durduklarına uydular. Halbuki Süleyman küfre sapmamıştı. Ancak şeytanlar küfre sapmıştı; insanlara büyüyü öğretiyorlardı.” Bakara Suresi / 102 

Ayrıca Neml suresi’nde Süleyman Peygamberin gelişini duyan karınca beyinin kendi halkına seslenişi efsanevi Seba Melikesi’nin tahtının göz açıp kapayana dek ışınlanışı ve olağanüstü pek çok şey anlatılır.

Karınca vadisine geldiklerinde bir karınca şöyle seslendi: “Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin ki, Süleyman ve orduları farkında olmayarak sizi ezmesinler.” Neml / 18

“Kendinde Kitap’tan bir ilim olan kişi de şöyle dedi: “Ben onu sana, gözünü açıp yumuncaya kadar getiririm.” Derken Süleyman, tahtı, yanında kurulmuş görünce şöyle konuştu: “Rabbimin lütfundandır bu. Şükür mü edeceğim, nankörlük mü diye beni denemek istiyor. Esasında, şükreden, kendisi lehine şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse bilsin ki, Rabbim Ganî’dir, cömerttir.” Neml / 40

“Onlar Süleyman için, mihraplardan/kalelerden, heykellerden, havuzlar gibi çanaklardan, yerinden kaldırılamaz kazanlardan ne dilerse yaparlardı. Ey Davûd ailesi, şükür olarak iş yapın! Kullarım içinden şükredenler o kadar az ki! “ Sebe / 13

“Sonunda, Süleyman için ölüm hükmünü verdiğimizde, onun ölümünü, değneğini yiyen dâbbetül arzdan/ağaç kurtçuğundan başkası onlara göstermedi. Süleyman yere yığılınca, açıkça anlaşıldı ki, eğer cinler gaybı bilmiş olsalardı, o alçaltıcı azap içinde bekleyip durmazlardı.” Sebe / 14

Günümüzde kabul gören sembol göğün ve yerin birleşimini gösterir. İki üçgenin biri göğe biri yere dönüktür. Sembol bir yönüyle insan varlığının maddi bedenini ve ruhunu, bundan oluşan bütünü, bir yandansa dişil ve eril prensipleri, maddi ve manevi değerlerin bütünlüğünü gösterir. Doğunun Yin ve Yang’ına benzer bir semboldür. Dünyaya giriş ve çıkış noktalarını temsil eder. Özellikle Selçuklu dönemi paralarında ve eserlerinde sıkça kullanılan altı köşeli yıldız, artık günümüzün gerilimli siyasi ve kültürel gelişmesinde, İslam Dünyasınca terk edilmiş Yahudiliğin ve Masonluğun sembolü haline gelmiştir

“Ne derisem buyruğum yürür, elümde ferman dutaram

Ne idersem hükmüm revan, çün hükm-i sultan dutarım. 

İns ile bu cinn ü peri, divler benüm hükmümdedür

Tahtum benim yil götürür, mühr-i Süleyman dutarım.

İblis ü Âdem kim olur, ya aza yahut azdura

Cümle benem eyü yavuz, kamusun benden dutaram.”

Yunus Emre

Kaynakça :

Türk Sanatı’nda Mühr-i Süleyman / Zeki Kuşoğlu / İlgi Sayı 61 İlkbahar 1990

Türk Kültüründe Mühr-i Süleyman’ın Yeri / Sadi Bayram / Kültür ve Sanat Dergisi Mart 1998

Türk ve İslam Sanatlarında Altı Kollu Yıldız (Mühr-i Süleyman) Prof. Dr. Nusret Çam / Somuncu Baba Sayı:13 Haziran 1997

Diyarbakır Ulu Camii Kilit Taşı , Malatya Ulu Camii Kubbe Göbeği, İstanbul Üsküdar Ayazma Camii, Konya Sahip Ata Camii mihrap, Hacıbektaş Külliyesi, Karatay Medresesi duvar çinileri altın yaldızlı bölüm

Konya Mevlana Müzesi 17/400 numaralı tunç kandil

Para / Keyhüsrev adına bastırılmış / Yıl : 1241 / Selahaddin Eyyubi adına Halepte basılmış Yıl: 1184

Selçuklu Dönemi Ahlat Mezarları

Fatih Sultan Mehmet’in elbisesi

Barboros Hayretin Paşa Sancağı

Osmanlı dönemi silah, barutluk, taber baltaları

Yugoslavya Saraybosna Kadiri Tekkesi

İspanya, Fransa, Danimarka, Almanya noterlik işaretlerinde

Hamelin ve Budweis sinagogları / 14 .yüzyıl

Anagni Katedrali / vaiz kürsüsü /1266

Rotschild Ailesi işareti / 1822

“Türk” Ne Demektir?

türk Türk sözcüğünün dilbilimsel irdelenmesinde, öncelikle Türkçe’nin bazı özelliklerine ve dilbilgisi kurallarına gereksinim vardır. Bu kural ve özellikler ışığında Türk sözcüğünün türü incelenilebilir ;

İlgili Dilbilgisi Kuralları :

1. Türkçe bir “ Kökdil “ dir. Türkçe tüm sözcükler kök sözcüklerden oluşur ve üretilir. Her ne kadar güncel dilde bazı kökler birkaç heceli olsa da kalık Türkçe de kökler tek hecelidir. Dilin en eski yapı taşları olan bu köklere özkök (Tek heceli kökler) diyebiliriz. Burada sözü geçen kökler özköktür.

2. Türkçe kök sözcükler anlamlıdır . Örneğin; koş, gel, su, o, kuş, öt, at, tut, vb. Kökü anlamsız olan sözcükler Türkçe değildir.

3. Hece bir solukta söylenen ses veya ses topluluğudur ve Türkçe de heceler bir, iki ve en çok üç seslidir. (Üç harflidir.) Bu kuralın dışında kalan sözcükler, Türk, Kürt, kurt, kork, vb. ya dönüşmüş kalık sözcükler ya da yaban sözcüklerdir . Bunların içinden Kalık Türkçe sözlerin bulunması için birer sözcük kazısına gereksinim vardır.

4.  Türkçe kök sözcükler, eylem kökü ise emir kipinde bulunurlar. Örneğin; al, uç, dur, ver, vb.

5.  Türkçe sözcükler aşağıda sıralanan üç biçimde sınıflandırılırlar;

Yalınç sözcükler ( Kök sözcükler ) . Örneğin ; koş, ver, ev, göz, kor, at, vb.

Türev sözcükler ( Kökten türemiş sözcükler ) Örneğin ; koşucu, vergi , evli, gözlük, vb.

Bileşik sözcükler ( iki sözcüğün bileşimden oluşan sözcükler.) Örneğin ; aktaş, gözlemevi, vb.

6.  Türkçe sözcüklerde iki sessiz harf yan yana gelmez ( Ünlü düşmesi hali dışında ) . Yani Türkçe de iki sessiz harf aralarında bir sesli harf olmadan söylenemez. Örneğin ; tk , lm , cş , vb. bunlar ancak aralarına bir sesli harf gelince söylenebilir. Tok , lam , coş , vb. Bu kuralın dışında kalan alt, üst, kork, vb. Türkçe sözcükler ünlü düşmesine uğramıştır ve söylenmelerinde bu hissedilir.

Türk Sözcüğünün Türü 

Bu bilgiler ışığında “Türk” sözcüğünün ne tür bir sözcük olduğu irdelenirse ;

1.  Türk sözcüğü bir kök ( yalınç ) sözcük müdür? ; Türk sözcüğü dört sesli olduğu için bir kök sözcük olamaz. Çünkü Türkçe kökler anlamlıdır ve en çok üç seslidir, bu kuralın dışında kalan kök sözcükler de anlamlıdır.

2.  Türk sözcüğü bir türev ( türetilmiş ) sözcük müdür? ; Türev sözcükler bir kök sözcüğün çeşitli ekler alması ile oluşur. Yani ilk heceleri bir yalınç sözcüktür. Türk sözcüğünün ilk hecesi “ tür “ dür. Tür sözcüğü üç sesli bir kök sözcüktür.

Tür :1- Çeşit ; 2-Ortak özellikleri olan bireylerin tümü ; 3- Kendi içinde bir birim olan ve üzerinde cins kavramının bulunduğu bir mantıksal kavram (TDK Sözlüğü6 ).

Tür sözcüğü ; ortak özelikleri olan bireyler topluluğunu özelikleriyle birlikte anlatan bir ad dır.

Türk sözcüğünün türev sözcük olması için tür sözcüğünün bir ek alması gerekir ki , burada tür – k eki almış olur. Bu ekin çekim eki olması beklenemez, dolayısıyla yapım eki olabilir ancak. “ k “ eki eylemden türetilmiş adıllarda vardır. Örneğin işle eyleminden “ işle – k “ adılı türemiştir. Ancak tür sözcüğü “r” ünsüzü ile bitiyor ve bir addır. Bu durumda Türk sözcüğünün bir türev sözcük olması söz konusu olamaz.

3. Türk sözcüğü bir bileşik sözcük müdür? ; Türk sözcüğünün , kök ve türev sözcük olmadığını belirlendiğine göre, eğer “ Türk “ sözcüğü öztürkçe ise geriye sadece bileşik sözcük olma olasılığı kalıyor. Türkçe de iki ayrı sözcüğün birleşerek oluşturduğu , yeni bir kavramı belirten sözcüğe bileşik sözcük denir.

Türk sözcüğünde k sesinin bir sözcük olmadığını biliyoruz. ( Tek sesli sözcükler ünlü harflerden oluşur, Örneğin ; o , a , e , u , vb. gibi. O halde “ tür – k “ de birinci sözcük “ tür ” ve ikinci sözcük ise ünlü düşmesine uğramış olan “ xk “ dır. Yani ikinci sözcük ilk harfi ünlü “x” olan iki harfli bir sözcüktür.

Bu noktada “x” k biçimindeki sözcüğü bulmak için Anadolu Türkçe’si dışında ki bazı lehçelere bakmak gereği doğuyor. Örneğin Tatarca da Türk sözcüğü “ Türük “ biçiminde yer alıyor ve bugünde böyle kullanılıyor. Türkçe lehçeler içinde en eski olanı Yakutça olarak bildiriliyor. Yakutça da Türk sözcüğü “ Türök “ biçiminde söyleniyor.

Bu durumda Türk sözcüğü ; “ Tür - ük “ ya da “ Tür - ök “ biçiminde olmalıdır. TDK 6 sözlüğünde ne ük ne de ök diye bir sözcüğe rastlanmıyor.

4.  Dünbilim ( tarih bilimi ) yardımıyla ; Ök sözcüğü ve kavramı Kalıktürkçe { Öntürkçe , İlktürkçe, Prototürkçe 1 } nin en eski ve ilk sözcüklerinden, kavramlarından biridir. Gök , tanrı , geyik, keçi , boğa , Tanrının görüntüsü ( temsilcisi ) kağan, anlamlarına gelen bu sözcük , ÖK pictogaram ı ( Qarataw mağarası Qazaqistan ) yazılı olarak karşımıza çıkmaktadır. Kavramsal olarak ; evrensel (kozmosa dair) , Tanrısal, Tanrıya bağlı, Tanrı ( evren ) güvencesinde, evrene dayanan, evrenden gelen , varlık, olgu anlamına gelmektedir.

Asya da bu günden 16 bin yıl ile 8 bin yıl öncesine kadar yayılı çeşitli mağara yazıtlarında ortaya çıkmıştır. Okunuşu Kalıktürkçe de “ k “ sesi ve bu ses önünde gizli “ ö “ veya “ ü “ ile çeşitli Türkçe lehçelerde yer almaktadır.

Yazıtlarda “ tür-ök “ bir kültürel, toplumsal nitelik olarak kullanılmış, ırksal (soysal ) bir kavram olmamıştır. Bugün de kendini Türk olarak niteleyen toplulukların farklı ırklardan geldiği (sarı ırk, tunç derililer, beyaz ırk, vb.) antropolojide belirlenmiştir.

İrdeleme Sonucu

1.  İrdemele sonucunda Türk sözcüğünün “ Tür - ök “ biçiminde bileşik bir sözcük olduğu ortaya çıkmaktadır.

Tür : İnsan topluluğu anlamındadır ve başına geldiği ök sözcüğünün adılı olmuştur.

Ök : Evrene (kozmosa, Tanrıya) inanan ( bağlanan, güvenen, dayanan, ondan gelen) insan.

2.   Türk =Tür-ök : Ök-türü, Tanrıya ( Evrene ) bağlı ( inanan ) insan topluluğu ( türü ), anlamında bir öztürkçe addır.

3.   Böylece , ” Türk = Evrene bağlı, Tanrı güvencesinde, insan topluluğu, toplulukları. “ anlamına gelen öztürkçe bir sözcük olmaktadır.

Bu irdeleme ile sözlük bilgisinde oluşan değişimler

Türk sözcüğünün dilbilimsel irdelemesi ile sözcüğe ilişkin sözlük bilgileri de değişmiş olmaktadır. Değişen sözlük bilgileri sözcüğün anlamı ve türü ile ilgilidir.

Türk Sözcüğünün Anlamı

Türk sözcüğü ; Evrene ( kozmos ) bağlı, tanrının güvencesinde, evrenden gelen, insan topluluğu, türü anlamına gelen, öztürkçe bir bileşik sözcüktür.

Türk nedir ?

Türk Milleti’nin tarihi insanlık tarihi kadar eskidir. “Türk” sözü tarihin en eski çağlarından beri kullanılıyordu ve belirli bir kavmin yada kavimler birliğinin adı olarak mevcuttu.

Türkler’in köklü ve çok zengin bir tarihe ve kültüre sahip olması nedeniyle birçok bilim adamı “Türk” adının nereden geldiği hakkında araştırmalar yapmış, bu araştırmalar neticeside Türk adı ilk defa MÖ. XIV. yy’da “Tik” veya “Tikler” adıyla geçmeye başlamıştır.

Diğer bir görüşe göre ise Türk adı MÖ. XIV. yy’dan öncede var olduğudur. Zira Türk ırkının tarihi insanlığın tarihi kadar eskidir. Bu gerçeği kavmi ve milli mitolojilerde ve tarihi oluşumlarda izah eden eski kayıtlarda görmek mümkün olmaktadır.

Türk ırkının çok eski olması nedeniyle Türk adının nerden geldiği hakkında birçok iddia ve görüşler ileriye sürmüşlerdir. Buna göre,

— Heredotos’un doğu kavimleri arasında zikrettiği TARGİTAB’lar.

— İskit topraklarında doğdukları söylenen TYRKAE’ler

— Tevratta adı geçen Togarma’lar.

— Eski Hint kaynaklarında tesadüf edilen TURUKHA’lar veya THRAK’lar

— Eski Ön Asya çivili metinlerinde görülen TURUKKU’lar.

Çin Kaynaklarında MÖ. I.yy’da rol oynadıkları belirtilen TİK veya Dİ’ler

Bizzat “Türk” adını taşıyan Türk kavimleri olarak gösterilmektedir.

İslam kaynaklarında yer alan İran menşeli “Zend - Avesta” rivayetleri ile İsrail menşeli “Tevrat” rivayetlerinde Nuh Peygamber’in torunu olan Yafes‘in oğlu “Türk” ile İran rivayetlerindeki Feridun’un oğlu “Türac” veya “Tur“un soyu Türk adını taşıyan ilk kavim olarak gösterilmek istenmiştir.”Avesta”da yer alan “Ebül Beşer”den, Cemil ve oğu Ferdiun’dan bahsedilmektedir. “Ferdidun ülkesi Salm, Irak ve Turak (Türk) ismindeki üç oğlu arasında pay etmiştir. Salma!a bugünkü İran ve havalisi, Irak’a bugünkü Irak ve havalisi ,Turak’a ise Orta Asya ve Çin havalisi düşmüştür. Feridun ölünce Irak, Salm’a saldırarak İran ve havalisini almış, daha sonra Turak’a saldırmıştır. Irak, Turak’ı yenememiş, savaş bunların torunlarına uzanan dek senelerce sürmüştür. Sonunda Turak’ın torunu “Afrasyap” Irak torunun “Muncihir”i mağlup ederek Ceyhun nehri sınır kabul edilen bir anlaşma yapmıştır. Bu tarihten sonra ceyhun nehri doğusunda “TURAN“, batısına da “İRAN” denmiştir.

Tevrat rivayetleride ise Nuh tufanından sonra Nuh peygamber dünyayı üç oğlu arasında pay etmiş. Yafes’e Orta Asya ve Çin ülkeleri düşmüş,Yafes ölürken tahtını sekiz oğullarından biri olan “TÜRK” e bırakmıştır.

Görülmektedirki Hz. Adem devrine yakın zamanlarda Turak(Türk)’den İran-Turan savaşlarından ve Alp Er Tunga gibi büyük bir Türk Başbuğundan ve Saka İmparatorluğu Kağa’nından bahsedilmektedir. Yukarıda mitoloji ve tarihi kayıtlar içerisinde yer alan “Türk” kelimelerinden ,Türk adının ne kadar eski olduğu ortaya çıkmaktadır. MÖ XIV. yy’da yer alan “Tik”ler ile dünyada mevcut olan medeniyetlerin en eskisi olan MÖ. VII. yy. da Orta Asya’da kurulan “Anav” medeniyeti de Türkler tarafından kurulmuştu. O halde Türkler MÖ. XIV. yy’da Tik’ler , MÖ. VII. yy’da Anavlar, MÖ IV yy’da Sakalar ile tarih kayıtlarında yer almaktadır.

Türk kelimesinin yazılı olarak kullanılması ilk defa MÖ 1328 yılında Çin tarihide “Tu-Kiu” şeklinde görülmektedir. MÖ. I yy’da Roma’lı yazarlardan biri olan Pompeius Meala’nın Azak Denizi kuzeyinde yaşayan halktan “Turcae” olarak bahsetmesi ile ilk defa yazılı olarak karşılaşıyoruz. Türk adının tarih sahnesine çıkışı MS VI yy’da kurulan Kök-Türk Devleti ile olmuştur. Orhun kitabelerinde yer alan “Türk” adı daha çok “Türük” şeklide gösterilmektedir. Bundan dolayı Türk kelimesini Türk Devleti’nin ilk defa resmi olarak kullanılan siyasi teşekkülün Kök-Türk imparatorluğu olduğu bilinmektedir. Kök-Türkler’in ilk dönemlerinde Türk sözü bir devlet adı olarak kullanılmışken, sonrada Türk milletini ifade etmek için kullanılmaya başlanmıştır.

MS. 585 yılında Çin İmparatoru’nun KÖK-TÜRK Kağanı İşbara’ya yazdığı mektupta “Büyük Türk Kağanı” diye hitap etmesi, İşbara Kağan’ın ise Çin İmparatoruna verdiği cevabi mektupta “Türk Devleti’nin Tanrı tarafından kuruluşundan bu yana 50 yıl geçti” hitapları Türk adını resmileştirmiştir. Kök-Türk yazıtlarında Türk sözü daha çok “Türk Budun” şeklide geçmektedir. Türk Budun’un ise Türk Milleti olduğu bilinmektedir. Dolayısıyla Türk adı bu dönemlerde bir topluluğun veya kavmin isminden ziyade, siyasi bir mensubiyeti belirleyen bir kelime olarak görülmektedir. Yani Türk soyuna mensup olan bütün boyları ve toplulukları ifade etmek üzere milli bir isim haline gelmiştir.

Prof. Dr. İbrahim KAFESOĞLU

İmanın Şartları

İslâm dîninde inanılması lâzım olan altı temel esasa Âmentü denir.

Âmentü ve mânâsı: Âmentü billahi ve melâiketihî ve kütübihî ve resulihî vel yevmilâhiri ve bil kaderi hayrihî ve şerrihî minellahi teâlâ vel-ba’sü ba’delmevti hakkun eşhedü enlâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve resûlühü (”Allaha, meleklerine, kitablarına, peygamberlerine, âhiret gününe, kaderin, hayır ve şerrin Allah‘tan olduğuna îmân ettim. Öldükten sonra dirilmek haktır. Allah’tan başka ilâh olmadığına, Muhammed aleyhisselâmın Allah’ın kulu ve resûlü olduğuna şehâdet ederim).

Âmentü’de bildirilen altı şeyin manalarını bilip, beğenip, kabul eden kimseye mü’min denir. İslam’da kişi âmentüye inanmadığı sürece mü’min yani inanan kabul edilmez.

1. ALLAH’A İMAN

Tevhid, yânî Allah’ın varlığına ve birliğine inanmaktır. Şu noktaları içerir:

  • Allah‘ın yaratıcı, mülkün sâhibi, yaratılmışların bütün işlerini yürüten ve âlemlerde yegâne tasarruf sâhibi olduğuna inanmaktır.
  • Allah‘ın gerçekten ibâdet edilmeyi hak eden ilâh, onun dışında ibâdet edilen her şeyin ise batıl olduğuna inanmak.
  • Kuran‘da ve Muhammed‘in sünnetinde bildirdiği üzere, Allah‘ın isimlerinin (esma’ul husna) yüce sıfatları olduğuna inanmak.

2. MELEKLERE İMAN

Meleklere inanmaktır. Buna göre: Melekler, Allah‘ın yalnız ona ibâdet etsinler ve onun emirlerini yerine getirsinler diye yarattığı üstün kullarıdır. Allah onlara özel görevler vermiştir.

Cebrail, Allah‘ın katından peygamberlere vahiy (mesaj/kitap) indirmekle;

Mikail, yağmur ve bitkilerle;

 İsrafil, sura üflemekle;

ölüm meleği olan Azrail, hayatı sona erdirmekle görevlidir.

3. KİTAPLARA İMAN

Allah‘ın peygamberlerine içinde doğru yolu, iyiliği ve kurtuluşu gösteren kitaplar indirdiğine inanmak. Buna göre:

  • Hz. Mûsâ peygambere indirilen ve İsrailoğulları’nın kitabı olan Tevrat
  • Hz. Îsâ peygambere indirilen İncil.
  • Hz. Dâvûd peygambere verilen Zebur.
  • Hz. İbrâhîm peygamberin sahifeleri (Suhuf).
  • Allah‘ın peygamberlerinin sonuncusu Hz. Muhammed (S.A.V.)’e indirdiği kitabı Kur-an’ı Kerim.

Kur-an‘ın korunacağını ve tahrif edilemeyeceği Allah tarafından belirtilmiştir. İslam’a göre Kur’an kıyamete kadar özgünlüğünü koruyacaktır.

4. PEYGAMBERLERE İMAN

Allah‘ın peygamberler gönderdiğine inanmak. Buna göre:

Onların (emir getiren) ilki Nuh sonuncuları da Hz Muhammed‘dir. İçlerinde Meryem oğlu İsa ve Üzeyr de dahil olmak üzere peygamberlerin hepsi birer insandır. Rablık sıfatlarından hiçbirini taşımazlar. Onlar Allah‘ın kendilerine peygamberlik vermekle lütufta bulunduğu kimselerdir, Allah‘ın elçileridirler.

Allah, Hz Muhammed‘i bütün insanlığa göndermekle peygamberliği sona erdirmiştir. İslam’a göre ondan sonra peygamber yoktur.

Kur’an’da adı geçen peygamberler şunlardır:

  • Âdem (آدَمُ)
  • İdris (إدرٍِيس)
  • Nuh (نُوح)
  • Hûd (هُوداً)
  • Sâlih (صَلِح)
  • İbrâhim (إبرَاهِيم)
  • Lût (لوط)
  • İsmâil (إسمَاعِيل)
  • İshak (إسحَاق)
  • Yâkup (يَعقُب)
  • Yusuf (يُوسُف)
  • Eyyûb (أيُوب)
  • Şuayb (شُعَيب)
  • Mûsâ (مُوسى)
  • Hârûn (هَارُون)
  • Dâvûd (دَاوُد)
  • Süleyman (سُلَيمان)
  • İlyas (إليَاس)
  • Elyesa (اَليَسعَ)
  • Zulkifl (ذُاالكِفل)
  • Yûnus (يُونُس)
  • Zekeriyyâ (زَكَرِيَّا)
  • Yahyâ (يَحيى)
  • Îsâ (عِيسى بِن مَريم)
  • Muhammed (مُحَمَّد بِن عَبدُ الله)

Bunların dışında Lokman (لُقمَان), Zulkarneyn (ذِي القَرنَين) ve Hızır‘ın (هِدرٌ) da peygamber olabileceği konusunda görüşler vardır. Bunlardan Hızır’ın adı, Kur’ân-ı Kerîm’de peygamber olarak geçmez, Mûsâyla birlikte yaptıkları seyahat anlatılır (18:65).

5. AHİRET GÜNÜNE İMAN

Ahiret‘e, yânî âhiret Gününe, inanmak. Buna göre:

Ahiret günü; Allah‘ın insanları kabirlerinden diri olarak çıkarıp onları bir arada toplayacağı gündür. O gün onlar ya nimetleri bol cennet yurduna ya da elem verici azabın olduğu cehennem yurduna gireceklerdir.

Ahiret gününe îmân; öldükten sonra kabirde karşılaşılacak ceza ve ödül, sonraki diriliş, toplanma ve hesap verme, ardından da cennete ya da cehenneme girilmesi gibi ölümden sonra gerçekleşecek olan şeylere îmân etmektir.

6. KADERE İMAN

Kader‘e inanmak. Buna göre:

Allah‘ın ezeli ilmi ve bilgeliğinin gereği olarak evrenin yönettiğine, her şeyin onun bilgisi dahilinde olduğuna ve huzurundaki “Levh-i Mahfuz” da yazıldığına inanmaktır. Allah evreni dilemiş ve yaratmıştır. Onun iradesi ve yaratışı olmadan olmuş hiçbir şey yoktur.Kaynak

Web Stats Free counter and web stats