Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)

Haberiniz Olsun

39 tane "tarih" etiketli yazı bulundu (sayfa 1)"tarih" tagli diger ogeler resimler , videolar

Yakın Çağ'da Avrupa Devletler

İngiltere 

 

1215'te Magna Cartaimzalandı.

 

1265'te parlamentersisteme geçildi.

 

Yüzyıl Savaşları'ndaFransa'ya yenildi ve karada üstünlüğünü kaybetti.

 

Çifte GülSavaşları'ndan sonra kuvvetli bir deniz devleti haline geldi.

 

XVII. yüzyılda KralCharles döneminde parlamento dağıtıldı ve halk Cromwel önderliğinde ayaklandı.Kral öldürüldü.

 

Cromwel Cumhuriyetilan ettiğini bildirdi.

 

Fakat bir süre sonraparlamentoyu dağıttı.

 

Kral, III. Williamdöneminde "İnsan Hakları Beyannamesi" yayınlanarak demokratik krallıkkuruldu.

 

 

Almanya

 

XIX. yüzyılsonlarına kadar siyasi birliğini tamamlayamadı.

 

Reform döneminde,Protestan prenslerle Kral II. Ferdinand arasında Otuz Yıl Savaşları çıktı.

 

Viyana Kongresi'ndeGermen Konfederasyonu kurulmasına ve komisyon başkanlığına Avusturya'nıngetirilmesine karar verildi.

 

Konfederasyondışında bırakılan Prusya Avusturya ile savaşa girdi.

 

Prusya başbakanıBismarck 1871'deki Sedan Savaşı'nda Fransa'yı yendi.

 

Almanya Prusyaöncülüğünde Kral III. Wilhelm başbakanlığında siyasi birliğini sağladı.

 

 

 

Fransa

 

Yüzyıl Savaşları'ndaİngiltere'yi yendi; fakat Reform döneminde mezhep çatışmaları yaşandı.

 

Kral IV. Henrydöneminde Fransa koyu bir mutlakiyetle yönetilmeye başlandı.

 

 

İspanya

 

XV. yüzyılınsonlarına doğru Coğrafi Keşifler'e başladı.

 

XVI. yüzyılda önemlibir sömürge devleti oldu.

 

XVII. yüzyıldaİngiltere ve Fransa'ya birtakım sömürgelerini kaptırdı.

 

Hollanda daİspanya'dan ayrılarak bağımsızlığını ilan etti.

 

 

İtalya 

 

Haçlı Seferleri'ndensonra Akdeniz'de ticari üstünlüğü ele geçirdi.

 

Venedik ve Cenevizgibi denizci devletler Yeni Çağ'da ticari üstünlüğünü kaybetti.

 

1815'te toplananViyana Kongresi'nde İtalya yedi hükümete ayrıldı.

 

Rusya

 

Lehistan, XVIII.yüzyıla kadar Osmanlı Devleti ile Avusturya ve Rusya arasında tampon devletdurumunda kalmıştı.

 

XVII. yüzyıldanitibaren Rusya'nın Lehistan iç işleine müdahale etmesi üzerine karışıklıklarçıktı.

 

XVII. yüzyılda ÇarPetro döneminde yapılan ıslahatlarla kendisini geliştirdi.

 

İsveç, OsmanlıDevleti ve Lehistan ile savaştı.

Türk Siyasi Tarihinde Partiler

 

TÜRK SİYASİ TARİHİNDE PARTİLER

 

1. Genç Osmanlılar Cemiyeti

 

1865’te İstanbul’da kuruldu. Teşkilatı ve çalışma usulleri İtalyan Carbonari Cemiyeti örnek alınarak düzenlenmiş gizli yapısı olan bir cemiyettir. Önde gelen isimleri Ziya Paşa, Namık Kemal, Ali suavi ve Mustafa Fazıl Paşalar idi. Fikirleri, Hürriyet, Meşrutiyet, Vatanseverlik gibi düşüncelerdir. Din, dil, ırk ayrımı yapılmaksızın bir Osmanlı Milletinden bahsettiler. Genç Osmanlı hareketi Osmanlılardaki ilk aydın hareketidir. Yaptığı Propaganda ilerde Osmanlıya Meşrutiyeti getirecektir.

 

2. İttihat ve Terakki Cemiyeti

 

Cemiyet ve Partileşmesi;

Jön Türk’ler de denir. Jön Türklerin Fransızca karşılığı Genç Türklerdir.

Cemiyet 21 Mayıs 1889’da İstanbul’da gizli olarak kuruldu. İlk başta ismi İttihad-ı Osmanî Cemiyetidir. Kurucuları İbrahim Temo, Abdullah Cevdet, Mehmet Reşit gibi Askeri Tıp Okulu öğrencileridir. Cemiyetin amacı, istibdadı yıkmak, Meşrutiyeti kurmak ve 1876 Kanun-u Esasisini yeniden tatbik etmekti.

- Mustafa Kemal de Şam’da görevli olduğu sırada “Vatan ve Hürriyet” cemiyetini kurmuştu.(1906).Mustafa Kemal 29 Ekim 1907’de yemin ederek İttihat ve Terakki Cemiyetine katılır.

- 1906’da kurulan bir diğer cemiyet olan Osmanlı Hürriyet Cemiyeti de 1907’de İttihat ve Terakkiye katılacaktır.

- İttihat ve Terakki’nin 1907’de ki kurucuları İsmail Canbulat, Bursalı Tahir, Talat Paşa, Enver Paşa ve Hasan Tosun Bey’dir.

 

İttihat Terakkiciler başta Osmanlıcılık daha sonra da Türkçülük ve Turancılık düşüncesini savundular. II. Meşrutiyetin ilan edilmesinde etkili oldular. 1909–1918 yılları arasında hükümette yer aldılar. I.Dünya savaşında Osmanlının yenilmesi üzerine vatanı terk edip gittiler.

 

3.Ahrar Fırkası

 

1908’de Prens Sabahattin tarafından kuruldu, ilk muhalefet partimizdir. Siyasi görüşleri ise, İslamcılık ve Adem-i merkeziyetçiliktir.1908 seçimlerinde milletvekilliği alamadılar. Mevlanzade’nin çıkardığı Serbesti Gazetesi bu partinin yayın organıdır.

Yeni gazete, Mizan, Sedayı Hak da Ahrar’ı destekliyordu. İkdam ise tarafsız geçinen bir gazetedir. Serbesti gazetesi yazarı Hasan Fehmi’nin Galata köprüsünde tahminen İttihat terakki üyesi olan birisi tarafından öldürülmesi 31 Mart isyanına sebep olacaktı.

 

4.Fedekaran-ı Millet

 

Eylül 1908’de kuruldu. Muhalefet partisidir. Yayın organı Hukuk-u Umumiye gazetesidir. Kurucusu Avnullah el Kazimi’dir.

 

5.Hürriyet ve İtilaf Fırkası

 

23 Kasım 1909’da Dr. Rıza Nur tarafından kuruldu. İttihat ve Terakki’den ayrılanlarca kuruldu. Osmanlıcılık siyaseti ve Ademi merkeziyetçilik önemli siyasi görüşleridir. Ekonomide ise liberal’dir. Partinin başkanı Damat Ferit’tir. İttihat ve Terakkiye karşı en güçlü muhalefet İtilafçıların muhalefetidir.

 

6.Ahali Fırkası

 

Gümülcineli İsmail başkanlığında tutucu ilmiyecilerin katılımı ile kurulan bir partidir.

 

7.Mutedil Pervaran Partisi

 

Arnavut İsmail Kemal tarafından Arnavut ve Arap mensupların katılımıyla kuruldu.

 

8.İttihat-ı Muhammedi Cemiyeti

 

1909’da Derviş Vahdeti tarafından kuruldu. Yayın organı Volkan gazetesidir. Şeraitçi ve İttihat-ı İslamcıdır.

 

9. Teceddüt

 

İttihat ve Terakki partisi 1918’de kendini feshetti. Parti Teceddüt ismini alarak siyasete devam kararı aldı.

 

10.Hürriyet ve İtilaf Fırkası tekrar kuruldu. 1918

 

11.Türk Komünist Partisi (TKP) kuruldu.1920

 

12.Cumhuriyet Halk Fırkası

 

9 Eylül 1923’te kuruldu. Genel başkan Mustafa Kemal oldu.10 Kasım 1924’te partinin başına Cumhuriyet kelimesi eklendi. Atatürk ilkeleri 1931’de parti kurultayında parti programına girdi. Bu ilkeler 1937’de de Anayasaya girecektir. İnkılâplara öncülük eden bir partidir.

- 1923 – 1950 arası iktidardadır.

- 1923 – 1946 yılları arası ise tek parti dönemidir.

 

13.TerakkiPerver Cumhuriyet Fırkası kuruldu (1924).

 

Kurucuları, Kazım Karabekir, Rauf Orbay, Refet Bele, Adnan Adıvar ve Ali Fuat Cebesoy’dur. Genel başkan Kazım Karabekir, Genel sekreter ise Ali Fuat Cebesoydur.

- Liberal ve demokrat bir partidir.

- Dini düşünce ve inançlara saygılıdır.

- Cumhurbaşkanının milletvekilliğinin kaldırılacağını söylediler.

- Serbest ekonomiyi savundular.

- Yerinden yönetimden yanadırlar.

- Toprak reformu vaat ettiler.

İlk şubesi Urfa’da açıldı. Şeyh Sait isyanına karıştıkları gerekçesiyle İstiklal Mahkemeleri tarafından 5 Haziran 1925’te parti kapatıldı. B u yüzden Çok partili yaşama geçilemedi. Türkiye Cumhuriyetinin ilk muhalefet partisidir.

 

14.Serbest Cumhuriyet Fırkası

 

M. Kemal’in isteği ile Fethi Okyar tarafından kuruldu.(1930).Atatürk’ün kız kardeşi Makbule Atadan da bu partinin kurucularındandır.

- Parti Cumhuriyetçi ve milliyetçidir.

- Ekonomide Liberalisttir. Devletçiliğe karşıdır.

- Bu partinin kurulmasında 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı da etkili olmuştur. Fakat asıl amaç demokrasi ve çok partili yaşama geçiştir.

- Fakat Parti rejim karşıtlarının toplandığı bir parti haline gelince Fethi Okyar partisini kapattı.

17 Kasım 1930.Daha sonra 23 Aralık 1930’da Menemen isyanı çıktı. Bu durum Fethi Okyar’ın partiyi kapatmakta ne kadar haklı olduğunu gösterdi.

 

15.Ahali Cumhuriyet Fırkası Adana – 1930

 

16.Amale ve işçi Fırkası kuruldu. Edirne – 1930

 

17.Milli Kalkınma Partisi kuruldu. Fevzi Çakmak – 1945

 

18.Demokrat Parti kuruldu. Celal Bayar, A. Menderes – 1946

 

19.Türkiye Sosyalist Parti kuruldu.(1946)

 

20.Türkiye Sosyalist İşçi Partisi kuruldu.(1946)

 

21.Türkiye İşçi ve Çiftçi Partisi kuruldu.(1946)

 

22.Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi kuruldu.(1946)

 

23.Millet Partisi kuruldu.(1948)

 

24.Hürriyet Partisi kuruldu.(1955)

 

***ÖNEMLİ NOT: Türkiye Cumhuriyetinde çok partili dönem kesin olarak 1946’da başladı. Türk siyasi tarihinde ise ilk çok partili yaşam II. Meşrutiyet dönemidir.

Osmanlı Tarihinde İlkler

 

1. Osmanlının ilk başkenti, Söğüt

2. Doğuda en geniş sınırlara ulaştığımız Antlaşma 1590 Ferhat Paşa Ant. III. Murat

3. Batıda en geniş sınırlara ulaştığımız Antlaşma 1672 Bucaş, IV. Mehmet

4. Yeniçeri ocağını kaldırmayı düşünen ilk Osmanlı Padişahı, Genç Osman.(1621)

5. Sancağa çıkan son şehzade, III. Mehmet’tir. Bu uygulama III. Mehmet’in oğlu I.Ahmet tarafından kaldırıldı.

6. Osmanlı’nın ilk toprak kaybettiği Antlaşma 1611 İran’la yapılan Nasuh Paşa Antlaşmasıdır.

7. Ordusunun başında bulunup sefere katılmayan ilk Padişah, II. Selim’dir.

8. Ordusunun başında sefere katılan son Padişah III. Mustafa’dır.(1695–1703)

9. Osmanlı’nın aldığı ilk büyük yenilgi II. Viyana kuşatmasıdır.1683

10. Osmanlı’nın çok miktarda toprak kaybettiği ilk Antlaşma Karlofça Antlaşmasıdır.1699

11. Osmanlı’nın Devletlerarasında paylaşıldığı ilk paylaşım Antlaşması, 1699 Karlofça

12. Osmanlı-İran ilişkileri ilk kez II. Bayezid döneminde başladı.

13. Osmanlı-Memluk ilişkileri ilk kez Fatih döneminde başladı.

14. İlk Osmanlı-Memluk savaşı II. Bayezid dönemi’dir.

15. Osmanlı başkentinde elçi bulundurma hakkını elde eden ilk Avrupa Devleti Venedik’tir.

16. Osmanlı Bütçesinin ilk defa açık verdiği dönem I.Süleyman dönemidir.

17. Mimar Sinan’ın ilk eseri, Kanuni’nin eşi için İstanbul’da yaptırdığı Haseki külliyesi’dir.

18. Osmanlı ile Rusya arasındaki ilk Antlaşma 1700 İstanbul Antlaşması’dır.

19. İlk Osmanlı Bankası,1847 Bank-ı Der saadet’tir.

20. Avrupa’ya ilk defa öğrenim için öğrenci gönderilmesi, II. Mahmut

21. İlk defa halkı Müslüman-Türk olan bir bölgenin elden çıkışı, Kırım, Küçük Kaynarca

22. Rusya’ya ilk savaş tazminatı Küçük Kaynarca Antlaşmasıyla verildi.

23. Nizam-ı Cedit askerlerinin ilk ve son başarısı Fransızlara karşı Mısır’da- 1802 oldu.

24. İlk çiçek aşısı, ilk kumaş fabrikası, ilk kâğıt fabrikası, ilk matbaa, ilk itfaiye teşkilatı, ilk karakalem portre çalışması, ilk batılaşma hareketleri Lale devridir.

25. Batı tarzı ilk askeri ıslahat 1730,I.Mahmut

26. Halktan ilk kez iç borçlanma yoluyla para toplanması Esham-ı Tahvilat ismi ile 1757 III. Mustafa.

27. İlk geçici elçilik Fransa’ya açıldı. Lale devrinde,28 Mehmet Çelebi Paris’e gönderildi.

28. İlk sürekli elçilik uygulaması III. Selim döneminde oldu. Yine Paris’e açıldı.

29. Islahatlarla ilgili rapor hazırlatan ilk Padişah III. Selim’dir.

30. Fransız ihtilalinin milliyetçilik düşüncesinin ilk etkili olduğu ülke Osmanlı İmparatorluğudur.

31. Osmanlıdan ayrılmak için ilk isyan eden millet Sırplardır.(1804)

32. Osmanlıdan ilk ayrılan millet Yunanlılardır.1829 Edirne Antlaşması.

33. Osmanlıdan ayrılan son Balkan Devleti Arnavutluktur.(1913)

34. Valisinin pazarlıklarına boyun eğen ilk Osmanlı Padişahı, II. Mahmut’tur. Mısır valisi Kavalalı’nın şartlarını kabul etmiştir.

35. Ruslar Anadolu topraklarına ilk defa 1828–29 Osmanlı-Rus savaşı ile girdiler. Ardahan ve Kars’ı ele geçirdiler.

36. Kuzey Afrika’da kaybedilen ilk toprak Cezayir’dir.1830 Fransa Antlaşması.

37. Rusya ilk defa 1833 Hünkâr iskelesi Antlaşması ile donanmasını Akdeniz’e sokma hakkını elde etti.

38. Osmanlı’nın boğazlar üzerindeki hâkimiyetini tek başına kullandığı son Antlaşma 1833 Hünkâr İskelesi Antlaşmasıdır.

39. Boğazlar ilk defa Hünkâr İskelesi Antlaşmasıyla bir siyasi pazarlık haline getirildi.

40. Osmanlı devleti ilk defa 1856 Paris Antlaşması ile bir Avrupa Devleti sayıldı.

41. Osmanlı’da ilk dış borç 1854 yılında Abdulmecid tarafından İngiltere’den alındı.

42. Padişahın yetkilerini sınırlayan ilk gelişme 1808 Sened-i ittifak’tır.

43. İlk yurt dışı seyahatine çıkan Osmanlı Padişahı,1867 Abdülaziz’dir.

44. İlk yurt dışı sergisi, 1851 Londra’da Tarım ve sanayi ürünlerini sergilediğimiz sergidir.

45. Türkiye’de ilk sergi 1863 Sultan Ahmet Meydanındaki sanayi ürünleri sergisidir.

46. İlk resim sergisini açan ressam, Şeker Ahmet Paşa’dır.

47. İstanbul’da açılan ilk tünel 1873,Abdülaziz dönemindedir. Dünya’nın 3.tüneli’dir.

48. Osmanlı’da ilk vapur 1827,II. Mahmut dönemindeki Buğu gemisi

49. İlk kıyafet kanunu 1829,II. Mahmut. Fes, setre, pantolon

50. İlk gazete, Takvim-i Vekayi (1831),II. Mahmut, resmidir.

51. İlk Telgraf (1854) Abdulmecid.

52. İllere ilk defa vali gönderme, II. Mahmut

53. İlk nüfus sayımı, II. Mahmut,(1831)

54. Piyanist olan ilk ve tek Osmanlı Padişahı V.Murat’tır.

55. İlk posta (İstanbul-İzmir arası 1823),polis ve karantina teşkilatları, II. Mahmut

56. İlk defa ülke içinde seyahatlere çıkan Padişah, II. Mahmut’tur.

57. İlk muhtarlık uygulaması, II. Mahmut dönemindedir.

58. Devlet dairelerine resmini astıran ilk Padişah, II. Mahmut’tur.

59. İlk kâğıt para(kaime) basıldı.1840 Abdulmecid

60. İlk demir yolu 1866’da İzmir-Aydın arasında işletmeye açıldı.

61. Osmanlı posta teşkilatı(1841).

62. İlk kahvehanenin açılışı (1854) İstanbul-Tahtakale

63. Kaybedilen topraklardan yapılan ilk göç 1806–1812 Osmanlı-Rus savaşı sonunda Balkanlardan Anadolu’ya yapılan göçtür.

64. İstanbul’a ilk otomobil’in gelişi 1895

65. Osmanlıya ilk telefonun gelişi II. Meşrutiyet

66. 19.y.y’ın en büyük göç olayı 1877–78 Osmanlı-Rus savaşı sonucu yapılan göçtür.

67. İlk Türk kadın romancısı Ahmet Cevdet Paşa’nın kızı Fatma Aliye Hanım’dır.

68. İlk mecburi ilköğretim, II. Mahmut

69. Aydınlar tarafından tahtan indirilen ilk Padişah Abdülaziz’dir.(Genç Osmanlılar tarafından)

70. Osmanlı’da ilk rasathane, III. Murat döneminde Takuyyittin Mehmet tarafından kuruldu.

71. En uzun süre tahtta kalan padişah, Kanuni, 46 yıl.

72. En kısa süre tahtta kalan padişah V. Murat, 5 ay.

73. İlk uçağımız, 1912 Mehmet Reşat’ın cülus töreninde kullanıldı

74. İlk Havaalanımız,1912 Yeşilköy Havaalanı

26 Ağustos 1071 Malazgirt Meydan Savaşı ve Zaferi

 

26 AĞUSTOS 1071 MALAZGİRT ZAFERİ

Bir Cuma sabahı gürledi gökler,

Ellibin tuğ üzre, ellibin yürek.

Kılıçlar sıyrıldı Allah-ü Ekber!

Bizans, Türk'e vatan olsun diyerek.

 

Kılıç kelle biçer, ok kargı deler,

Malazgirt Ovası kana boyanır.

Gaziler haykırır, şehitler gürler,

Vatanda yeni bir tarih uyanır.

 

Çöktü Roma ve sustu zaman,

Şehitler, gaziler toplandı bir bir.

Başbuğlar başbuğu yüce Alparslan,

Dedi, 'Hep birlikte alalım tekbir!

 

'Eğilmez sanılan nice mağrur baş,

Türk'ün karşısında eğilir, çöker.

Rumlarla başlayıp süren her savaş,

Her kale burcuna bir bayrak diker.

 

MALAZGİRT MEYDAN SAVAŞI'NA HAZIRLANIŞ

 

Alparslan, Malazgirt Meydan Savaşı'ndan önce bütün tedbirleri almış, gereken her türlü hazırlığı yapmıştı. Ünlü veziri Nizamül-Mülk'ü Hemedan'a gönderdi. Çıkacak herhangi bir karışıklığı önlemesi ve istenirse yeni asker yollaması için tembihde bulundu. Ayrıca Bizans kuvvetlerinin gücünü öğrenmek için de bir öncü kuvveti Bizans Ordusu'na göndererek küçük bir çarpışma yapıldı. Bu keşif savaşında Bizans komutanı Basilakes tutuklandı. Ondan edinilen bilgilere göre Alpaslan gerekli önlemi aldı. Bizans Ordusu'nda Frenk, Norman, Slav, Gürcü, Peçenek ve Ermeni askerleri de yer alıyordu. 200 bin kişilik Bizans Ordusu'na karşı 50 bin kişilik bir kuvvetle nasıl karşı koyulacağının plânlarını hazırladı. Ordusunu savaş düzenine sokan Alparslan, 25 Ağustos 1071 tarihinde askerlerinin morallerini güçlendirmek için devamlı tekbir getirmelerini, düşmanların morallerini bozmak için de sürekli, boru ve davul çalmalarını, oklar atmalarını emretti. Sultan Alparslan, amcası Tuğrul Bey zamanında Selçuklu ordusunda hizmet veren yaşlı ve yorgun eski orduyu dağıtmış yerine genç ve dinamik bir ordu kurmuştu. İçlerinde Süleyman Şah, Mansur, Porsuk, Bozan ve Savtekin gibi yetenekli komutanlar olup süvariler de bozkır savaşlarında pişmiş, seri manevra kabiliyetine sahip seçkin askerlerden oluşuyordu.26 Ağustos 1071 tarihinde başta halife olmak üzere bütün İslâm âlemi, camilerde cuma namazını kılıyor, Kur'an okuyarak Türk Ordusu'nun zaferi için dua ediyordu. Hatta Halife, bütün İslâm ülkelerindeki hutbelerde şu duanın okunmasını emretti:"Allah'ım, İslâm sancağını yücelt, ona yardım et! Başını ezmek ve kökünü kazımak üzere müşrikliği hezimete uğrat. Sana itaatte canlarını feda edip, kanlarını akıtan yolunun mücahitlerini kuvvetlendir. Zafer ile yardım et. Sultan Alparslan'ın senden dilediği yardımı esirgeme ki, o bu sayede hükmünü yürütsün. Senin dinini şerefli ve yüce tutabilmesi için ordusunu meleklerinle destekle. Çünkü o, malı ve canıyla emirlerine uymak için rahatını terk etti.

 

Çünkü sen yüce kitabında: «Ey iman edenler! Can yakıcı bir azaptan sizi kurtaracak kazançlı bir yolu göstereyim mi? Allah'a ve Peygamberine inanırsınız, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda savaşırsınız...» buyuruyorsun. Senin sözün gerçektir.Ey Müslümanlar! Samimi bir niyet ile Allah'a yal varınız. Çünkü Allah kitabında şöyle buyuruyor:"Ey Muhammedi Onlara, 'dualarınız olmasa, Rab-bim size niçin değer versin,' de..." Onun güçlü ve kuvvetli olarak düşmanlarını mahvetmesi, sancağı yükseltip zaferlerin en ulvîsine eriştirmesi için Allah'a dua ve niyazda bulununuz."Alparslan beyaz bir ata binmiş, baştan ayağa beyaz elbiseler giymiş, atının kuyruğunu kendi eliyle sıkıca bağlamış, ok ve yayını çıkartmış, kılıcını kuşanmış, kalkanını eline almıştı. Bu da sultanın, askerin başında bizzat savaşacağını gösteriyordu.Malazgirt Ovası'nda bütün Türk Ordusu cuma namazını kılmış, Allah'a zafer kazanmaları için dua etmişti. Alparslan; Artuk, Süleyman Şah, Porsuk, Bozan, Sav Tigin ile diğer beyleri ve askerleri ile helâllaştı. Şehit olursa oğlu Melikşah'a bağlı kalmalarını vasiyet etti. Karşısında, vereceği emirle canlarını seve seve feda edeceği kahraman askerlerden oluşan ordusu sessiz sedasız Alparslan'ın ne söyleyeceğine kulak kesilmişti.

 

Alparslan, kılıç ve topuzunu eline alarak şu özlü hitabede bulundu:

"Askerlerim! Yiğitlerim! Bugün burada ne emreden bir sultan, ne de emir alan bir asker vardır.

Bugün ben sizlerden biriyim ve sizlerle birlikte savaşacağım.

 

Bugün burada Allah'tan başka bir sultan yoktur. Biz ne kadar az olursak olalım, düşman ne kadar çok olursa olsun, bütün Müslümanların, zaferimiz için dua ettikleri şu anda, kendimi düşman üzerine atacağım. Ya zafer kazanırız, ya şehit olarak cennete gideriz. İsteyen benimle gelsin, isteyen geri dönsün. Ben memleket için, İslâm için ölüme koşuyorum. Beni takip edenler ve kendilerini Yüce Allah'a adayanlardan şehit olanlar Cennet'e, sağ kalanlar ise ganimete kavuşacaklardır. Ayrılanları ahi-rette ateş; dünyada da alçaklık beklemektedir.Ey askerlerim! Eğer şehit olursam bu beyaz elbise kefenim olsun. O zaman ruhum göklere yükselecektir. Benden sonra oğlum Melikşah'ı tahta çıkartınız ve ona itaat ediniz. Zaferi kazanırsak istikbal bizimdir" dedi.Alparslan atından indi. Son kez secdeye varıp ellerini kaldırarak Allah'a şöyle dua etti:"Ya Rabbî! Sana inanıyor ve tapıyorum. Büyüklüğün karşısında yüzümü yere sürüyorum. Allah'ım senin yolunda, senin uğrunda savaşıyorum. Ey Yüce Allah'ım! Kalbim ve niyetim halistir. Bana yardım et, söylediğimde yalan varsa beni kahret!" dedi ve şimşek hızıyla atı-, na atladı. Onun bu sözleri üzerine zaten moralleri yüksek olan askerleri iyice coşmuştu.

 

Malazgirt: Çağları Aşmışız Biz!

 

"Ömür! Ne de kısaymış!" deyiverdin. Yurdunu yuvasını terk eden on binler, etrafında etten duvar örmüşler; bir vücudun azaları olmuşlardı. "Essalatü hayrun minen nevm" ovaya dalga dalga yayılıyor; Fırat'ın ve Dicle'nin çocukları saf tutuyordu. En önde sen; sağında Yesevi'nin, solunda Muzuri'nin yiğitleri; arkanda derya gibi akıp giden kırk bin aşk ve dava eri… Nasr okunuyor; maverada melekler, ilahi koroya eşlik ediyordu. Buhara'dan kopup gelen çekik gözlüyle… toprağın rengine boyanmış, Zaho'dan sancağa koşan Hanzele soylular… rahmet sağanağında yıkanmaya gelmişlerdi, bereket sabahında… En duru haliyle Kutsal Mesaj'a ram olalı nice asırlar geçmiş; her tecrübe, gönül iklimine meltem oluvermişti. Sen de ecdadından aldığın adalet bayrağını burçlara dikmiş… "Öldürmek istediğiniz, kuduz bir köpek olsa bile işkence etmeyiniz!" düsturunu Alemlere Rahmet Olarak Gönderilen'den almış; atının değdiği yer, Vareden'in Adıyla emanetine girmişti. Evin toprak, libasın kefenin; sen de Selahaddin'e teslim edeceğin sancağı, küfrün kalbine saplayacağın o anı gözlerken, kim bilir neler düşündün, neler? Karşında zulmün elebaşları; Frenk, Slav, Rum, Ermeni, Alman, İtalyan, Leh…. yine bir talandan geliyorlar; Sivas'ı, Erzurum'u yakıp yıkıp, taş üstünde taş komazken… seni de Isfahan'a gerisin geri yollamaya and içmiş, yüz binlerle Haçlı… "Kimi Hindu; kimi yamyam; kimi bilmem ne bela / Hani, tauna da zuldür bu rezil istila!" "Küfür tek millet!"ti ve sen de bu Kutlu Çağrı'ya davet etmiştin İbrahim soyluları. Kimi Dohuk'tan, kimi Taif'ten… "Zulüm ile abad olunmaz"dı… ve vakit tamamdı. Elbet hesabı görülecekti; aç arslanlara parçalatılan mü'minlerin… "İnsan değil bunlar; düpedüz cadı!" denerek Paris meydanında yakılan Çingene'nin… Toprağı gaspedilen İskoçyalının… Teslis'i reddettiği için başı gövdesinden ayrılan Sümeyyelerin… ahı yerde kalmayacak; Güney'in çocukları, Kuzey'in mazlumlarına nefes olacak; "Zulüm ne yandan gelirse gelsin!" tar u mar edecekti. Açe'de, Rabat'ta, Sevilla'da, Taşkent'te, Uygur'da, Hartum'da, Kerbela'da, Diyarbakır'da… eller senin zaferin için kalkıyor; senin yanında olamamanın vicdan azabını çekenler, "Bir zırh olsun, göndereyim!" diyerek, ezik ve mahcup, billurdan göz yaşlarını sana yolluyorlardı. "Nice az topluluklar vardır ki, çok topluluklara galip geldiler!" bir kez daha hakikat olacak mıydı? "Zafer kesin!" zannıyla, katar katar şarap yüklü atlarını geride tutan çağın Nemrut'u, nereden bilecekti, şarap lağımında boğulacağını!... Günün birinde bir senarist çıkar mıydı? Macarca, Çekçe, Fince, Rusça, Yunanca… nara atıp gayyaya yuvarlanan kiralık katillerle…. Türkçe, Zazaca, Kırmance, Arapça, Farsça… yakarışlarla Firdevs'e uçan alp yiğitlerin iklimler aşıp gelen nur halkalarını… bir sahnede gözler önüne serip, zaman ve mekan perdesini aralayan "yedinci sanat"ını beyaz perdede konuşturan! An olur; beyaz atınla, beyaz elbisenle, beyaz bir mektup bırakırsın; ak gönüllerden Akıncı yüreklere akarak, akın akın… Asırlardan asırlara… Kırk binlik orduna, uçsuz ovada Cuma kıldırmış; birazdan dünyayı terk edecek birinin haykırışıyla:

"Askerlerim! Yiğitlerim! Bugün burada ne emreden bir sultan, ne de emir alan bir asker vardır. Bugün ben sizlerden biriyim ve sizlerle birlikte savaşacağım.

Bugün burada Allah'tan başka bir sultan yoktur. Biz ne kadar az olursak olalım, düşman ne kadar çok olursa olsun, bütün müslümanların, zaferimiz için dua ettikleri şu anda, kendimi düşman üzerine atacağım. Ya zafer kazanırız, ya şehit olarak cennete gideriz.

İsteyen benimle gelsin, isteyen geri dönsün." " Ey askerlerim! Eğer şehit olursam bu beyaz elbise kefenim olsun. O zaman ruhum göklere yükselecektir." "Yâ Rabb! Seni kendime vekil yapıyorum.

Azametin karşısında yüzümü yere sürüyor ve senin uğrunda savaşıyorum.

Ey Allah'ım! Niyetim halistir, bana yardım et. Sözlerimde hilaf varsa beni kahret." demiştin de bir tek fert ayrılmamıştı, mertlik kafilesinden. Ortada ve en önde sen, cansiperane çarpışıyordun, namerte karşı. Komutandan ter akmayınca, askerden kan akar mıydı? Feda ettin kendini, tehlikeyi bertaraf ettin; sonra senden gelen bir sarma, bir dalmayla… bir bozgun, bir utanç kaldı, satılık beyinlere… İşgale gelenler, yürek fethini gördüler; mahcup, ama adam gibi adamlarla savaşmanın gururuyla… Ulaklar, zaferini okyanus ötelerine duyuruyor… Lahor çarşısında, Hindukuş zirvelerinde, Sibirya steplerinde, Kinşasa çöllerinde, Larnaka sahillerinde, Bilal'in ülkesinde, Sieera Leone'de…

sokaklar "Hak geldi, batıl yok oldu!" şuuruyla coşuyor; bin yıllık Konstantin iktidarı yer ile yeksan oluyordu. Kuzeye yöneliş seninle doruğa çıkmış; kıskaç daralmıştı. Senin davan ne ırk, ne toprak, ne de şöhretti. Eğer öyle olsaydı, beşte bir kuvvetinle, "görünmez kuvvetler" imdadına koşar mıydı?

"Ayrılıkta gazap, birlikte rahmet vardır!" şuuruyla, ayrıştıracak alt kimliklerinden sıyrılmış; kavmiyetçilikten haya etmiştin.

Seninle başlayan zulme karşı direniş muştusu, Anadolu'yu cahiliye enkazından kurtarmış; Trabzon, Çanakkale, Diyarbakır üçgeninde ırklar üstü bir medeniyetin tohumları atılmış… Söğüt ruhu, sınır tanımamış; Avrupa illerini imar edip, Boşnak, Pomak , Arnavut gönüllere deva olmuştu. Mohaç'ta sönen medeniyet meşalesini yakacak er, kim bilir hangi coğrafyadan atını sürmekteydi?Tarık Sezai KARATEPE /haber hilal

Osmanlı Hanedanlığı

 

Osmanoğulları Hanedanı 1825 yılında 1 padişah + 1 veliaht+ 7 sultan hanım olmak üzere 9 kişiden ibaretti. 1924 sürgününde hanedan 37 şehzade+ 42 sultan hanım olmak üzere 79'a erişti ve o tarihten sonra azalmaya başladı.

 

Bugün hanedanın çocuklar dahil 23 erkek + 22 kadın olmak üzere 45 kişiden ibrarettir ve yarıdan fazlası İstanbul'da yaşıyor. Bu 45 kişiden 10 erkek ve 5 kadın II.Abdühamid'in torunlarıdır. Hanedanın en yaşlı erkeği olmak sıfatıyla reisi Orhan Efendi (Doğumu:1909) Nice'de, ondan sonraki erkek Osman Efendi (doğumu 1912) ise New York'ta yaşamaktadırlar.

Her ikisi de II.Aldulhamid Han'ın birer oğlu (Abdülkadir ve Burhanettin Efendilerin) oğullarındandır.

 

Bütün Boğaziçi, Şişli, Kadıköy taraflarındaki hanedan köşkleri ve yalıları içlerindeki paha biçilmez müzelik antikalarla Türk'lüğe ihanet eden azınlıkların adamlarının eline geçti. O zamanın parasıyla birkaç yüz liraya ele geçirenleri biliyoruz. En pespaye adamlar mal götürdü. Osmanoğulları'nın mirası itin köpeğin elinde kaldı.

 

Avrupa hanedanlıklarından düşenler, hakları ve mal varlıkları için çok sert mücadele verdiler. Birçoğu bu mücadelelerini kazandılar. Osmanoğulları mutlak sessizlik içinde kaldı. Bugün Osmanoğlu soyadını alıp içimize karıştılar. Kendilerinden bahsedilmesinden hoşlananına rastlamadım. Ama onları yok farz etmek, gittikçe kanayan bir milli yara açıyor.

 

Yılmaz Öztuna

Banka kredilerine Osmanlı muamelesi

 

Para sayan bankerler osmanlı bankası

PARA SAYAN BANKERLER

Eski İtalyan ressamlarının para sayan banker resimleri bankacılık tarihine ışık tutuyor.

Bankacılık çalışmaları ilk olarak XIII. asırda İtalya’da başlamıştı. Zamanla dünyaya yayıldı. Sanayi inkılabının ardından ticareti çok gelişen Avrupa’da bankalar mühim birer müessese olarak faaliyet göstermeye başladı. Bu sıralarda Osmanlı Devleti’nin de Avrupa ile sıkı ticarî münasebetleri vardı. Osmanlı ülkesindeki ilk bankalara da bu sıralarda rastlanmaya başlandı.

BORÇ KARŞILIĞI İMTİYAZ

1845 senesinde Osmanlı hükümeti Galatalı iki sarraftan borç aldı. Sarraf deyince, bunları bugünkü büyük bankerler gibi düşünmek gerekir. Bu sarraflar, yapılan anlaşma gereği İngiliz sterlininin kurunu sabit tuttular. Bunun karşılığında kendilerine banka kurma izni verildi. Böylece 1847’de Derseadet Bankası adıyla ilk Osmanlı bankası kuruldu. Ama sermayesi yoktu. Poliçeleri kurucularının itibarı dolayısıyla kabul gördüğü için, az sonra iflâs etti.

1856’da İngiliz sermayesi ile merkezi Londra’da bulunan Bank-ı Osmanî kuruldu. Buna 1863’te Fransız sermayesi de iştirak etti ve Bank-ı Şâhâne-i Osmanî adını alarak hem merkez, hem de ticaret ve yatırım bankası olarak faaliyet gösterdi. 1877 senesinde Osmanlı-Rus Harbi (93 Harbi) sebebiyle hükümet Galata Sarrafları ve Osmanlı Bankası’ndan borç aldı. Bank-ı Osmanî, Türkiye’deki ilk modern banka sayılır. Para basma imtiyazı dahi vardı. Osmanlı Bankası adıyla cumhuriyetten sonra da uzun zaman varlığını devam ettirmiştir.

YERLİ SERMAYE: EMNİYET SANDIĞI

Bank-ı Osmanî’den birkaç sene ara ile muhtelif ecnebî bankalar açıldı. Bunların tamamı ecnebîlere ait idi. İstanbul Bankası ve Osmanlı Bankası ecnebi sermayeli olduğu için, daha ziyade ecnebi tüccara kredi veriyordu. Yerli halk ya neredeyse hepsi gayrimüslim olan sarraflara; yahud da dul ve yetimlerin mallarını işleten eytam ve erâmil idaresine başvurabilirdi. 1863’te Niş Vâlisi Midhat Paşa’nın teşebbüsü ve Türk sermayesi ile Rusçuk’ta ilk Emniyet Sandığı kuruldu ve 1868’de İstanbul’da da bir tane açıldı. Devlet kontrolünde, halk tarafından idare olunuyordu. Halkın tasarrufları, Emniyet Sandığı’nda toplanıyor; kredi isteyenlere kefil ve rehin karşılığında muamele yoluyla borç veriliyordu. Ancak malî ve siyasî buhranlar sebebiyle sıkıntıya düşen Emniyet Sandığı, 1907 senesinde Ziraat Bankası’na bağlandı.

O zamanlar Osmanlı ülkesinde geçerli bulunan şer’î hukuka göre faizli muameleler meşru değildi. Faizli muameleler ise, bankaların yegâne olmasa bile mühim işlerinden birisiydi. Ancak şer’î hukuk, ecnebi memleketlerde cereyan eden faizli muamelelere cevaz veriyordu. Bankanın merkezi yurt dışında olduğu için, faaliyetlerinin şer’î hukuk prensiplerine de aykırı olmadığı düşünülüyordu. Nitekim şeyhülislâmlık 29 Şubat 1920 tarihinde “Ecnebi memlekette ecnebi bankasına para yatırıp, bankadan faiz almak, şer’an helâldir” şeklinde fetvâ vererek, bu umumî prensibi ilan etmişti. Kaldı ki banka faaliyetlerinin çoğu, şer’î hukukun yasaklamadığı, hatta lüzumlu gördüğü işlerdi.

NASIL ÇALIŞIRDI

Osmanlı bankaları, bankacılık hizmetlerinin şer’î hukukta yasaklanmamış olanlarını yapar; ihtiyacı olanlara muamele satışı yoluyla borç para verir veya karz yoluyla borç verip fazladan faiz yerine muamele masrafı adıyla bir ücret tahsil ederlerdi. Bankaların müdârebe veya müzaraa (emek-sermaye) şirketi yoluyla kredi vermesi, kâra ortak olması da mümkündü. Ama bunda zarar ihtimali de bulunduğundan, bankayı iflastan korumak endişesiyle pek tercih edilmezdi.

Şer’î hukuka göre, ödünç verirken, borçlunun alacaklıdan bir malı değerinden yüksek fiyatla satın almasına izin verilmiştir. Böylece istediği borcu temin eder; ilk satıcıya da bundan daha yüksek bir miktar borçlanmış olurdu. Meselâ, on altına ihtiyacı olan bir kimseye, on altın borç olarak verilir; bir altına da kalem, defter gibi ucuz bir şey veresiye satılırdı. Böylece on altın borçlanılmış olurdu. Para kıtlığı olup, faizsiz kredi bulunamayan zamanlarda bir çıkış yolu teşkil eden bu satışa muamele satışı denirdi. Bu satış bedeline faiz veya ribh denirdi. Faiz, fazlalık demektir. Ancak bu, şer’î hukukun yasakladığı ribâdan farklı idi. Her ribâ faizdir ama, her faiz ribâ değildir. Bu fazlalığın azami ne kadar olabileceğini piyasa şartlarına göre devlet tesbit ederdi. Bu mikdarın sınırı, Kanunî Sultan Süleyman zamanında % 10; Sultan Abdülmecid zamanında % 15 idi. Muamele satışı, bir hile gibi görülebilir, ama değildir. Bizzat hukukun gösterdiği bir çaredir. Borç alma ve mal satma iki ayrı akittir. Üstelik herkes malını istediği fiyata satabilir. Midhat Paşa

TÜRK BANKACILIĞININ ÖNCÜSÜ

Midhat Paşa, Osmanlı Devleti’nde yerli sermaye bankacılığına önayak olmuştur. Çeşitli valiliklerde mühim muvaffakiyetlere imza atmış; ama nâzırlık ve sadrazamlığı büyük fiyasko doğurmuş bir devlet adamıdır. Meşrutiyetin ilanını sağlamışsa da, memleketi 93 Harbi felaketine sürüklemesi; Sultan Aziz’e yapılan darbenin elebaşılarından oluşu ve sefarethanesine sığınacak kadar İngiliz taraftarlığı, ismine ciddi bir leke sürmüştür.

Banka yerine para vakıfları

Modern bankalardan önce, Osmanlı ülkesinde bankacılık ihtiyaçları acaba nasıl karşılanıyordu? İlk zamanlar para vakıfları ile. Muhtaç olanlara kredi vermek üzere parası olanlar bu parayı vakfederdi. Vakfın idarecisi muhtaçlara kefilli borç verirdi. Parayı da nemâlandırarak tükenmesini engellerdi. Ama para vakıflarının miktarı az olduğu için, araya giren buhran devrelerinde eriyip gitti.

Osmanlılar zamanında, harb, tabiî âfetler gibi beklenmedik hallerde devlet tarafından hâne başına toplanan avârız vergisi vardı. Zamanla bu vergiler hazinenin sıkıntısı sebebiyle her sene alınır hâle geldi. Halkın bu vergiyi kolay ödeyebilmesi için köy ve mahalle zenginleri avârız vakıfları kurdular. Bazen birkaç kişi bir araya gelip para toplayarak bu vakıfları meydana getirirdi. Bunlar bir nevi para vakfı idi. Sadece avârız vergilerinin ödenmesine yardımcı olmakla kalmazdı. Hastalık sebebiyle çalışamayanların geçimini karşılamak; fakirlerin cenâzelerini kaldırmak, fakir kızları evlendirmek, fakir delikanlılara iş kurmak, evi yanan veya yıkılanlara yardım etmek, köy ve mahallenin yol, köprü, kaldırım, su yolu gibi ihtiyaçlarını tamir etmek gibi işlere de yarardı.

Avârız akçesini, mütevellisi idare edip işletirdi. İhtiyacı olana, yukarıda anlatılan muamele yoluyla borç verir; ondan az bir kâr tahsil ederdi. Bugünün vakıflar genel müdürlüğünün yerindeki Evkaf Nezareti de bu işi kontrol ederdi. Avârız vakıflarının mühim bir kısmı 1869 senesinde belediyelere devredildi. Cumhuriyetten sonra bu devir tamamlanarak avârız vakfı kalmadı.

MEMLEKET SANDIKLARI

Avârız vakıflarının bir ölçüde yerini tutmak üzere Tuna Valisi Midhat Paşa’nın önayak olmasıyla her kasabada Memleket Sandıkları kuruldu. 1863 yılında Pirot kasabasında kurulmaya başlandı. 1867’de bütün ülkeye yayıldı. Köylülerin elde ettiği mahsulün satışından elde edilenin muayyen bir kısmı sandığa konuyordu. Belli bir meblağa ulaşılınca, köylüye kredi verilmeye başlanıyordu. Üç aydan bir yıla kadar vadeli bu krediler muamele yoluyla verilirdi. % 12 murâbaha (kâr) alınır ve kefil istenirdi. Yıl sonunda net kârın üçte biri sermayeleri nisbetinde köylüye dağıtılırdı.

Memleket sandıklarının idaresi halkın seçtiği dört kişiye aitti. Kaymakam, hâkim, sandık idare heyetinden bir ve halktan iki kişinin teşkil ettiği bir heyet, sandığın işleyişini kontrol ediyordu. Köylünün tefecilerin eline düşmesini önlemek ve istihsalin arttırılması maksadıyla kurulan bu sandıklar, aynı zamanda ülkedeki ilk kooperatiflere misaldir. 1883 yılında Menâfi Sandıkları adını almış ve 1888’de Ziraat Bankası’na dönüştürülmüştür. 1935 yılında kurulan Tarım Kredi Kooperatifleri, memleket sandıklarının bir benzeridir. 1911 yılında Aydın’da kurulan İncir Himaye-i Ziraat Anonim Şirketi, ilk modern kooperatif sayılabilir.

Murâbaha Nizamnâmesi

Sultan Abdülmecid zamanında verilmiş bir mahkeme kararında özetle şöyle deniliyor: Ali Ağa, Veli Ağa karşısında ikrarda bulunuyor. İşbu Veli Ağa, malından bana 3000 kuruş ödünç teslim ettikte, ben dahi teslim aldım. Bu para ve semeni işbu tarihten bir sene tamamına değin müeccel (veresiye) olmak üzere, yine Veli Ağadan satın aldığım bir cild Kudûrî kitabı semeninden dahi 450 kuruş ki, cem’an 3450 kuruş borcumdur, dedikte, tasdik olundu. 450 kuruş, 3000 kuruşun yüzde onbeşi olduğundan, caiz görülmüştür. [Kudûrî, meşhur bir fıkıh kitabıdır.]

1887 tarihli Murâbaha Nizamnâmesi bu sınırı yüzde dokuza indirmişti. Kadılar, bu şekilde muamele yapılmamış olan borç akidlerindeki faiz taleplerini kabul etmiyordu. Son zamanlarda Osmanlı bankaları da bu usule göre çalışırlardı. Meselâ, banka veznesindeki memur, banka sahibinin vekili hasebiyle, elindeki bir kalemi veya kitabı ya da saati, 100 altın kredi isteyen kimseye 9 altına veresiye satar; sonra istenilen miktarı borç olarak verir; böylece müşteri bankaya 109 altın borçlanmış olurdu. Murâbaha Nizamnamesi, cumhuriyetten sonra da uzun yıllar kısmen tatbik edilmiştir. Kaynak

Gürcü-Rus Savaşı üzerine hatıra gelenle

 

Kafkasya için, merhum Ahmet Cevdet Paşa, Tarih-i Cevdet isimli eserinde "Cebel-i Lisan" ( Lisan Dağı) tabirini kullanıyor.

Gerçekten de, Kafkasya, muhtelif lisanları konuşan, onlarca kavmin, yüzlerce kabilenin yerleştiği bir mahal....

Son Gürcü- Rus savaşı bir alimden duyduğum çok kıymetli bir sözü hatırıma getirdi. O söz şu... " Bir zalime yardım eden, muhakkak o zalimin zulmüne maruz kalır."

Evet, 1800'lü yıllarda, Şeyh Şamil Kafkasya'daki müridizm hareketinin başına geçmiş, Ruslara karşı başarılı bir mücadele yürütüyordu. Çeçenler, İnguşlar, Adigeler, Abazalar, Karaçaylar olmak üzere bütün Kafkas halkları  Şeyh Şamil'in bu hareketini destekliyorlardı. Şeyh Şamil, o zamanki Gürcü Prensinden Kafkasya'nın bağımsızlık hareketini desteklemesini istedi. Ancak ret cevabını alınca, bu sefer de, hiç olmazsa tarafsız kalmasını, Rusları desteklememesini rica etti. Gürcüler, Şeyh Şamil'in bu teklifini de reddettiler. Ruslar Kafkasya'yı işgal hareketine üs olarak, Tiflis'i seçtiler.

Şeyh Şamil'in istiklal mücadelesi yıllarca sürdü. Bir savaşta, şehitlerini gömebilmek, çocuk ve kadınları muhasaradan kurtarabilmek için mütareke istedi. Ruslar, ancak büyük oğlu Ahmet Cemalettin'in rehin verilmesi şartıyla, ateşkesi kabul ettiler. Rehin verildiğinde, on iki yaşında olan Ahmet Cemalettin, on sekiz yıl Rus İmparatorluk sarayında esir olarak kaldı.

Şeyh Şamil'in yüreğinde bu evlat acısı yıllarca kaldı. Küçük oğlu Gazi Muhammed babasının acısını dindirebilmek için, destanlara konu olacak bir kahramanlık göstererek, sadece beş yüz atlı ile Tiflis'i bastı. Gürcü Prensinin Rus Birliklerince korunan sarayından, Gürcü Prensinin karısını, oğlunu ve baldızını kaçırıp, baskından tam sekiz gün sonra, Gürcülerin takip ve tacizine rağmen, yine kahramanlıklar sergileyerek,  babasının karargahına ulaştı.

Daha sonra, Ahmet Cemaleddin ile esir edilen Gürcü prensinin karısı, oğlu ve baldızı takas edilmiş, böylece Gazi Muhammed, babasının acısını bir nebze olsun dindirebilmiştir.

Acaba diyorum, 1800'lü yıllarda Gürcüler, Şeyh Şamil'e destek vermedikleri için mi, şimdi Ruslar'a mağlup oldular.?  

Osmanlı'da Hayvanlar Bir Gün İzinliydi

 

Osmanlı arşivleri karıştırıldı. Ecdadın hayvanlara gösterdiği saygı ve hassasiyet incelenmeye değer.

Hayvanlara 1 gün izin

 

Osmanlı arşivlerinde yer alan 1856 tarihli belge, yüzyıllar boyu "yük hayvanlarına haftada bir gün izin verildiğini ve hayvanların o gün binek olarak da kullanılmadıklarını" ortayı koydu.

 

Eminönü Belediyesince, Topkapı Sarayı Müzesi Başkanı Prof. Dr. İlber Ortaylı, tarihçi Prof. Dr. Vahdettin Engin ve Yrd. Doç. Dr. Erhan Afyoncu'ya hazırlatılan "Payitaht-ı Zemin Eminönü Bir Dünya Başkenti" adlı eser, Osmanlı'nın hayvan haklarına bakışını örnek bir uygulamayla gözler önüne serdi.

 

Kitapta, "Hayvanların tatili" başlığı altında yer alan bilgilere göre, Osmanlı toplumunda hayvanlara iyi davranılması konusunda hassasiyet gösterildi.

 

Padişah 3. Murad, 1587'de "yük beygirlerine taşıyabileceklerinden fazla yük yüklenmemesi konusunda" ferman çıkardı. Fermanda, sahiplerinden, hayvanlarını iyi beslemeleri istenirken, hayvanlara tahammül edebilecekleri ağırlıktan fazlasını yüklemek de yasaklandı.

 

3. Murad'ın fermanından 300 yıl sonra 1856'da benzer konunun tekrar dile getirilmiş olması, bu anlayışın yüzyıllar boyu devam ettiğini gösterdi.

 

Osmanlı arşivlerinde yer alan 2 Ekim 1856 tarihli belgede, yük taşıyan hayvanlara iyi davranılması için öteden beri uygulanan kurallar hayvan sahiplerine yeniden hatırlatıldı.

 

"Belgede neler var?"

 

Söz konusu belgede şöyle deniliyor:

 

"Saadetli efendim hazretleri, beyana gerek olmadığı üzere, beygir hamallarının cuma günleri tatil eylemeleri ve beygir sahiplerinin beygirlerin boş olduğu halde üzerine binmemek üzere semerleri üzerine demir çubuklar mıhlattırmaları eski adettendir.

 

Fakat bir müddetten beri bu usule riayet edilmeyerek cuma günleri tatil edilmemekte ve sahipleri beygirleri yüklü olmadığı halde üzerlerine binerek birtakım çoluk çocuğa çiğnettirmektedirler. Bu hal layıksız bir şeydir ve asla caiz değildir. Bundan böyle bunların cuma günleri tatil ederek semerleri üzerine dahi çivi mıhlattırmaları kati olarak sağlanmalıdır.

 

Ayrıca bu hususta beygir hamalları ile bu tür iş yapan diğer ekmek, sebze taşıyan esnafın kethüdalarına gerekli tebligatın yapılması ve esnafın devamlı kontrol altında bulundurulmasının şehremaneti yetkililerine dahi ifade kılınmasının tarafınıza bildirilmesi Meclis-i Vala'dan ifade edilmiş olmakla o yolda gereğinin yapılması hususunda tezkire yazıldı."

 

Ancak 1856'da bu kuralın uygulanması konusunda bazı sıkıntılar yaşandı. Yük beygirleri ile ekmek, sebze, kömür gibi nakliyat yapan esnafın, cuma günleri de beygirlerini binek amaçlı kullandıkları tespit edildi. Bunun üzerine harekete geçen şehremaneti (zabıta), esnaf birlikleri başkanlarını "yük hayvanlarının haftanın 6 günü çalışacağı, bir gün dinleneceği" konusunda uyardı.

 

Dinlenme gününde hayvanlara binilmemesi kuralının ihlal edilmemesi için görevli memurlar esnafı sürekli kontrol altında bulundurdu.

 

Yazarların değerlendirmesi

 

Kitabı hazırlayanların bilgileri yorumladığı bölümde ise şu görüşlere yer verildi:

 

"Aslında çok basit gibi görünen bu hadisenin üzerinde biraz düşünüldüğünde, çok önemli mesajlar içerdiği görülmektedir. Hayvanlara gösterilen günümüzde dahi örnek alınacak bir davranış biçimi olduğunu kabul etmek gerekir. Söz konusu icraat ve hayvanlara gösterilen duyarlılık, benzerine kolay rastlanmayacak bir uygulama olarak Türk tarihi açısından olduğu kadar dünya tarihi açısından da büyük önem taşımaktadır."

Saray ve saltanat yıkılmış ne çıkar, vatan ve millet kurtuldu ya

 

Sultan Mehmed Vahiduddin Mekke'de bir sure kaldıktan sonra İtalya'nın San Remo şehrine giderek vefatına kadar orada kaldı. Şehzadelik günlerinden tanıştığı devrin İtalya Kralı, Sultan Mehmed Vahiduddin'e istediği bir köşkte oturabileceğini bildirdi. Ancak aldığı cevap çok netti:

"Haşmetlu Kral Hazretlerine şükranlarımızı arz ederiz. Gösterdikleri incelik ve civanmertliğe hayranım. Fakat taşıdığım 'Müslümanların Halifesi' unvanı böyle bir yardımı kabul etmeye engeldir."

Oysa çok zor günler geçiriyor, bazı geceler aç bile kaldığı oluyordu.

Ancak Sultan Mehmed Vahiduddin, bu durum da bile kendi durumunu düşünmüyor, ziyaretine gelen herkese Türkiye'de neler olup bittiğini soruyordu. Aldığı güzel haberlerden sonra verdiği cevap her zaman aynıydı:

"Saray ve saltanat yıkılmış ne çıkar, vatan ve millet kurtuldu ya."

Osmanlıyı Anlamak Kolay Değil