Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)

Haberiniz Olsun

6 tane "resim" etiketli yazı bulundu "resim" tagli diger ogeler resimler , videolar

Yaşayarak Öğrenmek

 

Napolyon Bonapart napolyon

Bir gün Napolyon düşman askerlerinden kaçarken, bir bakkal dükkânına girmiş. Bakkala hemen kendisini saklamasını emretmiş.

Bakkal da Napolyon'u müsait bir yere saklayıp, biraz sonra gelen düşmanları da;

- Az evvel biri koşarak su tarafa kaçtı.  Diye savuşturmuş.

Nihayet biraz sonra Napolyon'un muhafızları yetişmişler. Bakkal ömründe bir daha karşılaşamayacağı Napolyon'a sormuş:

- Efendim, af buyurun ama merak ettim, ölümle bu denli burun buruna gelmek nasıl bir duygu?"

Napolyon birden öfkelenmiş.

- Sen kim oluyorsun da benimle böyle dalga geçercesine konuşabiliyorsun? Diye bağırmış. Hemen askerlerine, Adamcağızı kurşuna dizmelerini emretmiş. Askerler bakkalın gözünü bağlayıp karşısına dizilmişler. Mermiler namlulara sürülmüş, artik "Ateş" emri verilecek. Adamcağız içinden "Ah, ne yaptın sen? Şimdi ölüp gideceksin" diye düşünürken, arkadan bir çift el uzanmış, gözündeki bağı açmış.

Karşısında Napolyon varmış:

- İşte böyle bir duygu!

Sıfır Dediğimde Oktay Kaynarca (2007) DVDRip

Sıfır Dediğimde Oktay Kaynarca Tür : Dram / Psikolojik / Gizem

Gösterim Tarihi : 2 Kasım 2007

Yönetmen : Gökhan Yorgancıgil

Senaryo : Sekans Senaryo Grubu

Görüntü Yönetmeni : Doğan Sarıgüzel

Müzik : Volkan Topsakal

Yapım : 2007, Türkiye

Süre : 91 dk.

Oyuncular

Oktay Kaynarca , Hazım Körmükçü , Semih Sergen

Damla Tokel , Görkem Yeltan , Özge Özder , Özhan Carda

Filmin Konusu

Aslı, Güzel Sanatlar Fakültesinde Resim bölümünde son sınıf öğrencisidir. Okulun sonlarına doğru birgün, çok sevdiği bir hocasından antika değerinde eski tarihli orijinal bir kitap ödünç alır.

Kitabın da içinde olduğu çantasını o gün kaybeder. Ancak çantasını nerede ve nasıl kaybetmiş olabileceği hakkında en ufak birşey hatırlamamaktadır. En yakın arkadaşı, tıp fakültesi son sınıf öğrencisi Nevin, kitabı nasıl kaybettiğini hatırlamaya çalışırken gittikçe bunalıma sürüklenen Aslı'yı bir psikiyatriste götürür.

Psikiyatrist bilimsel fikirleri olan bir bilimadamıdır. Aslı'yı görür görmez teşhisini yapar: Dissosiyatif Amnezi. Ve bu tanıya en iyi cevap veren tedaviyi uygulamak ister. Hipnoz… Aslı başlangıçta çekinse de hipnozu kabul eder.

Sıfır Dediğimde İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN

Dünyanın en çok kazanan futbolcuları

Beckham John Terry Kaka Ronaldinho shevchenko Thierry Henry

Endüstriyel futbolun en iyi işçileri milyonlarca dolar kazanıyor. FORBES Dergisi'nin hazırladığı habere göre dünyanın en çok para kazanan futbolcuları Beckham, Ronaldinho, Kaka, Shevchenko...

İŞTE DÜNYANIN EN ÇOK KAZANAN FUTBOLCULARI

David Beckham'ın geçen yaz Amerikan Futbol ligi Major League Soccer (MLS) takımlarından Los Angeles Galaxy'ye transfer olması, ABD futbolu için büyük bir zaferdi ama İngiltere Milli Takımı'nın eski kaptanı için daha da büyük bir zaferdi. Beckham'ın oynadığı beş maçta (sakatlıktan dolayı sezonun geri kalanında pek sahaya çıkamadı) Galaxy'nin seyirci ortalaması 37 bin 659 oldu; bu rakam takımın daha önceki çekmeyi başardığı rekor seyirci sayısının yüzde 57 üzerindeydi.

Beckham saha dışında da büyük paralar kazandı. Kendisini dünyanın en çok kazanan futbolcusu yapan 2007 yılındaki 49 milyon dolarlık gelirinin sadece 12 milyon dolarlık bölümü Galaxy ve Real Madrid'den aldığı ücretten kaynaklanıyordu. Geri kalan 37 milyon dolar ise görüntü hakları satışı geliriydi. Bu paraya Galaxy'nin sattığı 300 bin Beckham formasından ve Adidas ile Coty gibi şirketlerden gelen ödemeler de dahil.

Manchester United'dan Cristiano Ronaldo sahadaki gösterişli oyunu sayesinde 19 milyon dolarlık bir gelir elde etti; bunun neredeyse yarısı reklam ve sponsorluk anlaşmalarından geldi. Fuji Xerox için çekilen reklam filminde, her iki ayağını da mükemmelen kullanabilen bu Portekizli yıldız, boğaya karşı kırmızı pelerin yerine futbol topunu kullanan bir matador olarak karşımıza çıkıyordu.

Manchester United'da bir kanat oyuncusu tarafından atılan en yüksek gol rakamına ulaşan (bir süre önce hayatını kaybeden muhteşem George Best'e ait rekoru kırarak) Ronaldo, takımıyla birlikte Premier Lig şampiyonluğunu kazandı ve Şampiyonlar Ligi'nde final oynadı. Milan'dan Kaka da diğer Brezilyalı oyuncular Ronaldo ve Ronaldinho'nun izinden giderek FIFA tarafından 2007 yılında dünyanın en iyi oyuncusu seçilince bunu nakde dönüştürmeye çalıştı. Adidas ve Armani'yle hatırı sayılır paralara anlaşmalar imzaladı. Ama çocukluğunda kendisine takılan lakapla tanınan, asıl ismi Ricardo Izecson dos Santos Leite olan 26 yaşındaki Kaka, diğer Brezilyalı futbolcuların aksine nadir rastlanan "faziletli atlet" imgesini kullanarak gelirinin neredeyse yarıya yakınını sponsorluklardan elde etmeyi başardı. Kaka, 'Rossoneri'leri 2007 yılında yedinci Şampiyonlar Ligi şampiyonluğuna taşıdığında (ve devler ligini 10 golle gol kralı olarak tamamladığında) formasını çıkardı; altındaki tişörtün üzerinde "Ben İsa'ya Aitim" yazıyordu. Kaka geçen yıl kazandığı 18 milyon doların yüzde 10'unu kiliseye bağışladı.

Ronaldinho 33 Milyon Dolar BARCELONA

Ronaldo 21 Milyon Dolar A.C. MİLAN

Thierry Henry 25 Milyon Dolar BARCELONA

Cristiano Ronaldo 19 Milyon Dolar MAN. UNITED

Andriv Shevchenko 18 Milyon Dolar CHELSEA

Cannavaro 18 Milyon Dolar REAL MADRİD

Kaka 18 Milyon Dolar A.C. MİLAN

Steven Gerrard 17 Milyon Dolar LIVERPOOL

John Terry 17 Milyon Dolar CHELSEA

Şeyh Said İsyanı (13 ŞUBAT 1925)

şeyh sait İSYAN ÖNCESİ ANADOLU’DAKİ DURUM

Şeyh Sait, Elazığ’ın Palu kazasından ve Nakşibendi tarikatının büyüklerindendi. Palu’da büyük koyun sürülerine yetecek kadar meralar bulunamayınca Erzurum’un Hınıs kazasına yerleşti. Dini istismar ederek, çevrede oldukça tanınmış ve sözü geçen biri oldu. Suriye ile ticaret yaptığından, sık sık oraya giderdi. Zenginliği ve tarikat ileri geleni oluşu ve feodal bir düzen içindeki ağalık sıfatı ile Kürtler üzerinde oldukça etkili idi.

Cumhuriyetin ilanından bir süre önce dağılmış olan Kürt Teali İslam Cemiyeti ileri gelenlerinden, Seyit Abdülkadir, Ceyranlı, Hüsman, Halit, Hacı Musa ve eski Mebuslardan Yusuf Ziya ve ailelerinin katıldığı gizli bir komite kurarak, Kürdistan bağımsızlığı için çalışmalarını sürdürdü. Yusuf Ziya’nın aracılığı ile Hınıs’ta oturan Şeyh Sait ve ailesi de örgüte katıldı.

Bu gelişmeleri yakından izleyen İngiltere, elçiliğinin çeşitli kaynaklarından edindiği bilgileri, düzenli olarak elde ediyordu. Bölgede bir ayaklanma çıkartmak ve bu yolda Musul konusundaki isteklerini Türkiye’ye kabul ettirmek amacında olan İngilizler,  Nasturi’leri kışkırtarak bir ayaklanma çıkmasını hazırladılar.

İngilizlerin kışkırtması ve yönetiminde çıkan Nasturi ayaklanmasına karşı, o günün çok güç şartları içinde yapılan bastırma girişimleri kesin sonuca ulaşamadı. Ayaklananların çoğu sınır dışına kaçtılar. İngilizlerin, Musul sorunu için açtıkları bu olay siyasi ve askeri çok çetin çalışmalar sonucunda taraflarca kabul edilen sınırın gerisine çekilmekle sona ermiş kabul edildi. Bu ayaklanmada, İngilizler asileri desteklemekle kalmayıp, uçakları ile de saldırılara katıldılar .

Kürt İstiklal Komitesi üyelerinden ve eski Mebuslardan Yusuf Ziya, Musa ve Cibranlı Halit beyler ve bazı arkadaşları 1924 yılında çıkan Nasturi ayaklanması dolayısıyla tutuklanmış ve mahkum olmuşlardı. Bu arada Şeyh Sait’in tanıklığına gerek duyularak Bitlis Harp Divanına çağrılmıştı. Bu durum Şeyh Sait’i kuşkulandırdığından; yaşlı ve hasta olduğunu ileri sürerek ,  ifadesini bulunduğu yerde alınmasını istedi. Harp Divanı bu isteği kabul etti. İfadesi Hınıs’ta alındı. Kuşku içinde olan Şeyh Sait, oğlunu İstanbul’a yolladı. Bir yandan Bitlis Harp Divanının, kendisi hakkında görüşlerini adamları aracılığıyla araştırırken; diğer yandan Diyarbakır, Çapakçur, Ergani ve Genç dolaylarında bir ay kadar dolaştıktan sonra, 13 Şubat 1925′te Piran köyüne gelerek kardeşinin evine yerleşti.

Bu arada İstanbul’da, örgüt mensupları kendisine İngiliz ajanı süsü veren bir Türk polisi ile görüştüler. İngiltere’nin, çıkacak bir ayaklanma sonunda kurulacak Kürdistan’ı maddi ve manevi yönden desteklemesi isteklerini ve programını şöyle belirtmişlerdi  

1- İngiltere, Kürt Emirliği ‘nin kurulmasını destekleyecek ve koruyacak.

2- 1926 yılında başlayacak ayaklanmanın ilk hedefi, Diyarbakır’ı ele geçirip, Musul sınırında İngilizlerle ilişki sağlamaktır.

3- Kurulacak Kürt Emaretine Akdeniz’e çıkış sağlanacak.

4- Emaretin başına Seyit Abdülkadir getirilecek.

5- Diyarbakır ele geçtikten sonra, İngiltere her çeşit para ve silah yardımı yapacaktı.

Program bu kadar değildi. Doğuda ayaklanma çıkınca, Batı Anadolu ‘da ve İstanbul’da da Hilafetçi ayaklanmalar çıkartılacak, Ankara iki ateş arasında kalacak ve V ahdettin İstanbul’a gelecekti.

Yapılan propagandalar ” Cumhuriyet Yasaları ile İslamiyet’in, dinin, namaz, oruç, kuran, nikah, ırz ve namusun kalkacağı bütün aşiret ağalarının ve hocaların Ankara‘ya sürülecekleri ve bunlardan, yasalara uymayanların denize atılacağı” şeklinde olup halkı devlete karşı ayaklanmaya kışkırtıyordu. Cibranlı Halit ve adamları da Hükümete haber verilmesini engelliyorlardı. Durumu Atatürk’e ilk kez duyuranlar Varto’da oturan Hornek aşireti oldu. 1924′te Erzurum depremi sebebiyle Erzurum’a gelen Atatürk’e bilgi verildi. O da Cibranlı Halit’in yakalanması için ilgilileri uyardı. Erzurum’a gelmiş olan Yusuf Ziya tutuklandı ve Bitlis Harp Divanına yollandı. Suçunu kabul etti ve Cibranlı Halit, Hasananlı Halit, Şeyh Sait ve Hacı Musa’nın adını açıkladı. Hacı Musa hemen tutuklandı. Fakat aşiretlerinin ayaklanmaması için Hacı Musa ve bazı tutuklular serbest bırakıldı.

Bu arada Şeyh’ in oğlu da İstanbul ve Suriye’de çeşitli kişilerle görüşmüştü. Eğer bir ayaklanma çıkarsa ‘Cemiyet-i Akvam’ a haber vereceklerini ve asker bulunmadığı için aşiretlerin yöreyi kolayca ele geçirebileceklerini söyledi. Bundan sonra dini bir ayaklanma fetvası hazırlandı. Cumhuriyetin ve Mustafa Kemal’in dinsizliği, din kurallarına aykırı davrandıkları ileri sürüldükten sonra, mal ve canlarının helal olduğu belirtiliyordu.

İSYAN

Yörede, ayaklanma hazırlıkları ve propaganda için dolaşarak kardeşinin Piran’daki evine yerleşmiş olan Şeyh Sait burada, jandarmanın beş suçluyu yakalayıp götürmek istemesi yüzünden çıkan silahlı çatışma üzerine, planlarından önce ayaklanmak zorunda kaldı.

Palu’da ayaklanmaya başlayan Şeyh Sait önce Tunceli’nin merkezi Darahini’yi ele geçirmek istedi ve bu amaçla yolda iken kendisine, Paro Oğlu Ömer ağa komutasında Butyanlı, Fakih Hasan Oğlu Abdülhamit’in komutasında Mıstanlı, Ömer Oğlu Haydar komutasında Tavaslı, Molla Ahmet komutasında Silvanlı aşiretleri katıldılar. 16 Şubat 1925′te Darahiniye saldırdılar. Şehir yağmalanırken, Ziraat Bankası’na da el konuldu. Durumu Ankara’ya bildiren öğretmen Mehmet Zeki, Şeyh Sait’le iş birliği yapan Tunceli Valisi, Çapakçur Kaymakamı ve Hakim Bağdatlı Rıza’nın telkinleri ile önce hapis sonrada şehit edildi.

Asiler ;

1-Çapakçur,

2-Muş,

3- Diyarbakır, olmak üzere üç kola ayrıldılar. Şeyh Sait Diyarbakır’ı alacaktı. 21 Şubat’ ta ilk kez ordu birlikleri ile karşılaşıldı ve bir alayı geri çekilmek zorunda bıraktılar. Yarbay Cemil Bey komutasında ki bir süvari alayını ise, pusuya düşürüp esir aldılar. Ellerinde yeşil bayrak ve kuranlarla ilerleyen asilere halk karşı koymuyor ve çoğu kez yardım ediyordu.

Halkın ve eşrafın direnmemesi ve askerin bir kısmının kaçması sonucu, komutan Osman Bey’in bütün çabalarına rağmen, 2 Şubat günü Elazığ asilerin eline geçti ve yağma edildi. Diğer yandan Şeyh Abdullah Muş cephesini tutarak, Varto’yu aldı ve Erzurum’a doğru ilerlemeye başladı. Ergani, Piran olayından hemen sonra asilerin eline geçmişti. Ergani ve Eğil yörelerindeki şeyh ve ağaları da ayaklandırmayı başaran Şeyh Sait, 7 Mart ‘ ta dört yönden Diyarbakır’a saldırdı. Kuzey cephesinde surlar dışında yapılan savunmayla asiler püskürtüldü. Güney cephesinde ise içeriden de yardım gören asiler şehre girdiler. Fakat, General Mürsel’in asiler üzerine süvari kuvvetleri yollaması sonucu, baskına uğrayan asiler 8 Mart’ ta ilk kez yenilerek kaçtılar.

Ayaklanma ile ilgili ilk bilgiler 16 Şubat 1925′te gazetelerde yer aldı. Ayaklanma, küçük bir eşkıya olayı olarak gösterildiğinden ve suçluların yakında yakalanacakları ileri sürüldüğünden, kamu oyunda etkisi olmadı. Bakanlar Kurulu Toplantısında İç İşleri Bakanı Recep Bey , Piran olayı hakkında bilgi verdi ve bölgedeki güvenlik kuvvetleri ve uçaklarla olayın bastırılacağını belirtti. Olayda İngiliz etkisi olduğu görüşü ileri sürüldü. İngiliz etkisinin bulunduğu ve ayaklanmanın bastırılmasında uçaklarında kullanılacağının açıklanması, olayın basit olmadığını gösteriyordu.

Olayın yakından izleyen Mustafa Kemal, İstanbul’da Heybeli adada dinlenmekte olan İsmet Paşa’ ya, hemen Ankara’ya gelmesini bildirdi. İsmet Paşa 20 Şubat 1925′te Ankaraya hareket etti. 21 Şubat’ ta Ankara’ya varan İsmet Paşa, istasyonda Mustafa Kemal ve bazı bakanlarca karşılandı ve doğru Çankaya ‘ya gidildi.

Bu esnada hükümet içinde münakaşalar olmuş ve İç İşleri Bakanı istifa etmişti. Recep Bey ayaklanmayı daha endişeli bir hava içinde karşılayarak, baş vekilden fazla ciddiye aldığı için itilafa düşmüşlerdi. Bu arada Başbakan Fethi Bey istifa etmişti. İsmet İnônü bu olayı kitabında şôyle anlatıyor .” Bu günlerde Halk Partisi meclis grubu bir toplantı yaptı. Hükümet Başkanı ayaklanma hakkında izahat verdi. Hadise üzerine geniş gôrüşmeler oldu. Ben geçen yılın 22 Kasım ‘ ın da başbakanlıktan ayrılmıştım. Fakat parti genel başkan vekilliği sıfatını muhafaza ediyordu. Bu sıfatla müzakerelere bende katıldım ve hadiseye nasıl baktığımı anlattım. Gruptaki hadiseler sertleştikçe hükümetin durumu güçleşiyordu. Bunun üzerine Fethi Bey istifa etti. Bundan sonra Atatürk hükümet teşkili vazifesini bana verdi. 3 Mart’ ta hükümet programını mecliste okuyarak güven oyu aldık.”

Hükümet programında iki husus gôze çarpıyordu. Bunlar seferberlik ilan etmek ve Takriri Sükun kanunu çıkarmak. Bu kanunu işletebilmek için iki İstiklal Mahkemesi kurulacaktı. Biri şarkta çalışacak, birinin merkezi Ankara’da olacaktı.

Takriri Sükun kanunu iki maddeden oluşuyordu :

1 -Hükümet lüzum gördüğü taktirde suçluları İstiklal mahkemesine verebilecek.

2-İstiklal Mahkemesi davaları kendi kanunları ile süratle yürütecek.

İsyan Bölgesi İstiklal Mahkemesi Aşağıdaki gibi oluşuyordu:

Reis : Mahzar Müfit Bey

Müdde-i Umumi : Ahmet Süreyya bey

Üye : Ali Saip

Üye : Lütfi Müfit

Yedek : Avni Doğan Bey

Ankara İstiklal Mahkemesi Aşağıdaki gibi oluşuyordu:

Reis : Ali Bey ( Çetin Kaya )

Müdde-i Umumi : Necip Ali Bey

Üye : Kılıç Ali

Üye : Ali Bey

Yedek : Raşit Galip Bey

İSYANIN BASTIRILMASI

Bir gece Mustafa Kemal Çankaya’da, İsmet Paşa, Fevzi Çakmak ve ikinci başkan Kazım Paşalarla ayaklanmanın bastırılması için alınacak önlemleri görüşmek üzere toplandılar . Hazırlanan plana göre ayaklanma bölgesi büyük askeri kuvvetlerle sarılacak, harekat Erzurum, Erzincan, Sivas, Diyarbakır, Mardin üzerinden yollanacak birliklerce ve hava kuvvetleri desteği ile yapılacaktı.

Mardin ve Diyarbakır’a gönderilecek birlik, araç ve malzemenin güney demir yollarından gönderilmesi gerekiyordu. Bu demir yollarının bir kısmının geçtiği Suriye Fransa Mandasında olup, Lozan ‘ da kabul edilmiş olan Ankara Antlaşması gereğince Türkiye bu demir yollarından asker taşıma hakkına önceden Fransa ‘ya bildirmesi şartı ile sahipti. Bu sebeple Türkiye, Paris elçiliği aracılığı ile Fransa Hükümetine bir nota vererek Şeyh Sait ayaklanması dolayısıyla demir yolundan asker yollanacağını bildirdi. Fransa bu isteği uygun buldu. Fakat, İngiltere’nin Paris elçiliği durum hakkında bilgi isteyerek, asker naklini geciktirici bir girişimde bulundu. Bu davranışı bile İngiltere’nin bu ayaklanma arkasında olduğu görüşünü kuvvetlendiriyordu.

Ordu birlikleri Erzurum, Mardin, Diyarbakır ve Malatya bölgelerinde yığınağını yaparken, Şeyh Sait’te Diyarbakır üzerine yürümüş ve 7-8 Mart 1925′te yenilgiye uğramıştı. Ayaklanmanın güneye doğru yolu tıkanmış ve asileri çembere alma ihtimali doğmuştu. Şeyh Sait Dersim ve Muş yöresi ağalarını da ayaklanmaya çağırdı ise de; şeriat ve hilafet adına yapılan bu hareket, özellikle Diyarbakır yenilgisinden sonra ilgi görmedi. 9 Mart’ ta Diyarbakır’a gelen bazı İngiliz silah fabrikaları katalogları ve mektupların üzerinde ‘Kürdistan Kraliyeti Harbiye Bakanlığı ‘ yazısının bulunması, Diyarbakır’ın Şeyh Sait’in eline geçmesinin en önemli adım olduğunu gösteriyor ve İngiltere’nin olayı desteklediği kanısını kuvvetlendiriyordu.

Diyarbakır yenilgisi ayaklanmanın dönüm noktası oldu, Seferber edilmiş kuvvetlerle 10 Mart’ ta Diyarbakır çevresi asilerden temizlendi, 14 Mart’ ta Şeyh Sait’in oğullarından birinin Varto’da yapılan çatışmada öldüğü bildirildi, 16 Mart’ ta seferber edilen subaylara ve askere iki şer maaş avans ödenmesi kanunu ve 23 Mart’ ta da, sıkı yönetimin bir ay uzatılması kabul edildi,

Yığınaklarını tamamlayan ordu birlikleri 26 Mart’ tan itibaren Varto, Elazığ ve Diyarbakır üzerinden karşı harekata başladı. Asiler dört yönden kuşatıldılar, Düzenli bir şekilde çembere alınarak Irak, İran ve Suriye’ye kaçmaları önlendi. 31 Mart’ ta Diyarbakır ve Elazığ’dan gelen kuvvetler birleşerek Şeyh Sait’in karargahının bulunduğu Hani’ye girdiler. 2 Nisan da kuşatmanın son bölümü de tamamlanınca asiler ve ana kuvvetler arasında çatışma başladı. Nisan’ da Palu, Silvan ve Piran ele geçti. Bütün asiler Tunceli yönünde kaçmaya başladılar,

Geçtikçe artan başarılı harekat sonunda, ayaklanma Nisan ayı ortasında tamamı ile bastırıldı ve Şeyh Sait ele geçti. Bu durum, hükümetin 15 Nisan tarihli resmi bildirgesi ile açıklandı.

Ayaklanmanın bastırılmasından sonra ilk iş olarak merkezi Diyarbakır’da olmak üzere bir genel müfettişlik kuruldu.

Şeyh Sait yakalandıktan sonra yandaşları ile birlikte İsyan Bölgesi İstiklal Mahkemesi’ne verildi.

İstiklal Mahkemesi asilerin idamına karar verdi ve bu bir gün sonra gerçekleşti.Kaynak

Suya hasret Ankara'da 'suda doğum' rekoru kırılıyor-Video

waterbrt suda doğum

water birth Türkiye'nin suda doğum ünitesine sahip tek devlet hastanesi olan Dr. Zekai Tahir Burak Kadın Sağlığı Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde, 2 yılda 150'yi aşkın suda doğum gerçekleşti. Türkiye'nin suda doğum rekoru kırıldığı kongrede açıklandı..

Ankara'da bulunan Dr. Zekai Tahir Burak Kadın Sağlığı Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde Türkiye'nin ilk suda doğum ünitesi kuruldu. Ankara'nın çeşitli semtlerinden hastaneye gelen anne adayları, yüzme bilmeseler bile özel havuzun içinde doğum yapıyor. Sezaryene alternatif olarak gösterilen yöntemi uygulayan doktora, doğum başına yüzde 20 pirim veriliyor.

İKİ YILDA 150 DOĞUM

Hastanede iki yılda 150'yi aşkın suda doğum gerçekleştirildi. Hastane tarafından Antalya'da düzenlenen 8. Geleneksel Eğitim Günleri'nde konuşan Başhekim Op. Dr. Leyla Mollamahmutoğlu; suda doğumu normal doğum yapmak isteyen ve ağrı kesici ilaç almadan doğum süresini kısaltma arzusunda olan anne adaylarına önerdiklerini söyledi. Türkiye'deki doğumların yüzde 40'ının sezaryenle yapıldığını belirten Mollamahmutoğlu, suda doğum ünitesini normal doğumu teşvik etmek amacıyla açtıklarını dile getirdi. Mollamahmutoğlu ile, suda doğumun detaylarını konuştuk...

ÖZEL KIYAFETLERİ VAR

* Suda doğum ne şekilde gerçekleşiyor? Nasıl uygulanıyor?

Suda doğum, doğum eyleminin 35-37 derecede sıcak suyla dolu bir havuzda gerçekleştiği alternatif bir doğum şeklidir. Doğum sırasında sıcak suyun gevşetici etkisinden yararlanılır. Anne adaylarına suda doğum yapmak için özel olarak hazırlanmış bir kıyafet giydirilir. Sıcak su, doğal sancılanma sürecini başlatmaya yardımcı olur. Doğum büyük ölçüde anne tarafından gerçekleştirilir ve anneye herhangi bir ilaç, ağrı kesici veya suni sancı verilmez. Doğum başladıktan sonra bebeğin kalp atışları ve annenin tansiyon ölçümleri yapılır. Anne adayı doğum gerçekleştikten sonra kanama kontrolü için sudan çıkarılarak normal doğum masasına alınır. Doğumdan sonra anne ve bebek küvetten alınıp tahliller yapılıyor. Bu tahlillerin amacı, su yoluyla ortaya çıkabilecek mikrobik faktörleri ortadan kaldırmak.

* Suda doğumun yüzme bilip bilmemekle ilgisi yok, değil mi?

Evinin küvetine giren herkes, suda doğum yapabilir. Yüzme bilmeyen anne adayları da bu yöntemi tercih ediyor çünkü suyun seviyesi ayağa kalktıklarında bacaklarının altında kalıyor.

* Taşradaki hastalar suda doğumu tercih ediyorlar mı?

Rahatlıkla tercih ediyorlar. Çünkü onlara yeterince eğitim veriyoruz. Bize geldikleri zaman suda doğum hakkında bilgi sahibi olmasalar bile, eğitimden sonra suda doğumu tercih ediyorlar. İnternet kullanmasını bilen kişiler bu yöntemi daha çok tercih ediyor çünkü konuyla ilgili bilgileri var. Taşradan gelen hastalarımızı ise suda doğum ekibimizde yer alan arkadaşlarımız bilgilendiriyor.

İLK SEFERDE ÖNERMEM!

* Siz de suda doğum yaptırıyor musunuz?

Evet. Zaman açısından doğum süresi uzun çünkü hastanın başından ayrılamıyorsunuz. Ancak en baştan en sona kadar doğumu siz takip ettiğiniz için daha sağlıklı bir yöntem.

* Kimler suda doğum yapamaz?

İlk kez anne olacaklarla, riskli gebelik grubundakilere önermiyoruz. İlk doğumlarda yırtıkların düzgün açılması için kontrollü kesiler açılır. Bunun su içindeyken yapılması mümkün olmadığından, suda doğumu 2. veya 3. doğumda öneriyoruz. HIV, hepatit ve aktif genital enfeksiyonu olanlar da suda doğum yapamazlar. Bebeğin ters gelmesi, çoğul gebelik, daha önce sezaryenle doğum yapılması, bebeğin 4 kilogramın üstünde olması, erken doğum, annenin astım, kalp, şeker, yüksek tansiyon gibi hastalıklarının olması, su kesesinde sorun, annenin suyunun erken gelmesi, aşırı kanamasının olması ve çok kilolu olması hallerinde de suda doğum yapılamıyor.

* Bu yöntemin avantajları neler?

Su, vücudu rahatlatan endorfin hormonunun salgılanmasını kolaylaştırarak doğum gerilimini azaltır. Bebek, anne karnında da suda olduğu için bir su ortamından başka bir su ortamına geçiyor ve şoka uğramıyor. Doğumhanelerin gürültülü ortamının olumsuz etkileri en aza iniyor. Doğum odasına baba adayı ya da akrabalardan biri girebiliyor.

 

Sezaryen mi Normal Doğum mu?

İlk Uçak Fabrikamız ve Nuri Demirağ

          

“Bütün tayyarelerimizin ve motorlarının memleketimizde yapılması ve hava harp sanayisinin de bu esasa göre inkişaf ettirilmesi icap eder,” ATATÜRK

“Madem ki bir millet teyyaresiz yaşayamaz, öyleyse bu yaşama vasıtasını başkalarının lutfundan beklememeliyiz. Ben bu uçakların fabrikasını yapmaya talibim. “1932′de bu sözleri söyleyerek Türkiyede ilk uçak fabrikasını kuran Nuri Demirağ, o yıllarda Türkiye’de, dünya standartında uçak yapmış; ama siyasi çarkları aşmasına müsaade edilmemişti…

Montaj sanayi mantığına karşı çıkarak kendi teknolojimizle birlikte kendi sanayimizi de kurmamız gerektiğini söyleyerek hem ileri görüşlülük gösteren ve hem de devrin zenginlerinden ayrılan Nuri Demirağ şöyle konuşuyordu:

“Avrupa’dan, Amerika’dan lisanslar alıp tayyare yapmak kopyacılıktan ibarettir. Demode tipler için lisans verilmektedir. Yeni icat edilenler ise bir sır gibi, büyük bir kıskançlıkla saklanmaktadır. Binaenaleyh kopyacılıkla devam edilirse, demode şeylerle beyhude yere vakit geçirilecektir. Şu halde Avrupa ve Amerika’nın son sistem teyyarelerine mukabil, yepyeni bir Türk tipi vücuda getirilmelidir. “Milli sanayi ve milli kalkınma konusundaki tavizsiz çabaları Nuri Demirağ’a pahalıya malolacak ve bir süre sonra önü kesilecektir.

Nuri Bey 1882 yılında Sivas’ın Divrik kazasında doğdu. Hayata atılışı ise Divrik Rüştiye Mektebi’ni bitirmesiyle başladı. Okuldaki başarısı nedeniyle muallim vekili olarak okulda alıkonuldu ve bir süre bu vazifeye devam etikten sonra, 1906 yılında Ziraat Bankası’nın açtığı memurluk sınavını kazanarak, bankanın Kangal kazasındaki şubesine tayin edildi. Uzun yıllar bu vazifeye devam eden Nuri Bey, maliye şubeleri müfettişi olarak Istanbul’a geldi.

O yıllarda Birinci Dünya Savaşı’nda hüsrana uğramamızın neticesiyle azınlıklarda bir şımarma başlamış; bu şımarma yer yer, özellikle Beyoğlu ve Galata taraflarında gruplaşmalara ve Türkler’e karşı çirkin sataşmalara kadar uzamıştı. Nuri Bey de hüsrana uğramış bir devletin gariban bir memuru olarak, bu sataşmalardan nasibini almış, bir çok hakarete maruz kalmıştı. Böyle ağır hakaretleri içine sindiremeyen Nuri Bey, “Milli haysiyet ve şerefi, üç buçuk Palikaryanın ayakları altında çiğnenen bir hükümete memurluk edemem” diyerek görevinden istifa etti.(…)

İLK BÜYÜK MÜTEAHHİTLİK

Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında demiryollarını millileştirme politikası gereği daha önce Reji General isminde bir Fransız şirketine ihale edilen Samsun-Sivas demiryolu hattının inşasının Türk müteahhitlerine verilmesi kararlaştırılmıştı. Nuri Bey, bunu duyunca hiç vakit kaybetmeyerek ihaleye girer ve ilk etapta yapılacak olan yedi kilometrelik kısmı 210 bin lira gibi düşük bir fiyatla alır. İhalenin geri kalan kısmını da, yapıp yapamayacağını denemek için yine Nuri Bey’ e verirler.

Nuri Bey hakkında bir çok araştırma yapmış olan torunu Adnan Baykal anlatıyor: “Dedemin bu hareketi Türk işçi tarihinde bir dönüm noktasıydı. Şimdi demiryolu olayına baktığınız vakit, onun arkasında bir politika yatar. Osmanlı zamanında doğuda demiryolu yapmamıza Ruslar izin vermiyordu. Bu yüzden kurtuluş harbinden sonra Ankara’nın doğusunda tren yolu yoktur. Esasen dedemin bu teşebbüsü harpten sonra rüştümüzü ispat etme açısından çok önemlidir. “

Nuri Bey, o zamanlar tapu dairesinde mühendislik yapan küçük kardeşi Abdurrahman Naci Bey’i memuriyetinden istifa ettirir ve ona sermaye vererek kendisine ortak yapar. Abdurrahman Naci Bey’le birlikte ve yalnız olarak, köprü ve tüneller hariç toplam 1250 kilometre demiryolu yapar, -ki- günümüzde yaklaşık olarak 10 bin kilometre demiryolu olduğunu düşünürsek bu rakamın ne kadar önemli olduğu anlaşılır. Bunun bin kilometrelik kısmının Nuri Bey tarafından yapılması büyük bir şeydir. Tabii demiryolu derken bunu sadece rayların döşenmesi olarak düşünmemek gerekiyor. Bunun köprüsü, tüneli var. Engebeli arazide dağlar delinerek, çok büyük taşlar-kayalar kırılarak yapılan zor bir demiryoludur bu.

Nuri Bey’in üstlendiği, Samsun’dan Erzurum’a kadar uzanan bu demiryollarının yapımında o çevrenin halkı çalışır. Halkı çalıştırmak da ayrı bir konudur.(…)

T.C.’NIN ILK UÇAK FABRIKASI KURULUYOR

1930′lu yıllara gelindiğinde dünyada ve Türkiyede ekonomik sıkıntı had safhadaydı. Bu yüzden orduya uçak ve benzeri ihtiyaçlar ancak halkın himmetleriyle alınabiliyordu. O yıllarda ilginç bir kampanya düzenleniyor ve her ilden toplanan paralar ile bir uçak alınıyor ve alınan uçağın kuyruğuna da o ilin ismi yazılıyordu. Bunun yanında zengin işadamları da tek başlarına uçak alarak devlete hibe ediyorlardı. O zaman da uçağın kuyruğuna o işadamının ismi yazılıyordu.

İşte yine böyle bir himmete başvurulmuştu ve büyük işadamlarından yardım talep ediliyordu. Tabii bu himmetle Nuri Demirağ da muhataptı. Gerisini ilk damadı Mansur Azak anlatıyor:

” 1932 senesinde gazetelerde bir havadis var. Diyor ki havadiste, bu memlekette uçağa ihtiyacımız var. Uçak fabrikamız olmadığı için parayla satın alıyoruz. Devletin bütçesi de o zaman 200 milyon lira. Diyorlar ki bir kampanya açalım. Milletin himmetine baş vurup para toplansın, bu paralarla uçak alalım. O zamanlar Ankara’nın en zengini Vehbi Koç‘tu. Vehbi Koç’a gidiyorlar ve durumu izah ediyorlar. Hay hay diyor, ne kadar verelim? Gönlünüzden ne kadar koparsa diyorlar. Ve Vehbi Koç da çıkarıp 5 bin TL veriyor. Daha sonra Abdurrahman Naci Bey’e geliyorlar. Durumu izah ediyorlar. Abdurahman Naci Bey’de 120 bin TL veriyor. Sonra da Nuri Demirağ’a geliyorlar ve durumu izah ediyorlar.

Nuri Bey de ‘Siz ne diyorsunuz? Benden bu millet için bir şey istiyorsanız, en mükemmelini istemelisiniz. Madem ki bir millet tayyaresiz yaşayamaz, öyleyse bu yaşama vasıtasını başkalarının lutfundan beklememeliyiz. Ben bu uçakların fabrikasını yapmaya talibim’ diyor. Sonra da hazırlıklara başlıyor.”

Zaten senelerden beri Nuri Bey’in aklı fikri bu işte idi ve kendi kendine, “Göklerine hakim olamayan milletler, yerlerde sürünmeye, yerin dibinde çürümeye mahkumdur”, “Zafer süngünün ucunda değildir. Zafer kartalı süngünün ucundan kalktı, havalandı, tayyare kanadının üstüne kondu” gibi vecizeler üretiyordu. Önüne çıkan bu fırsatı değerlendiren Nuri Bey, yanına aldığı mühendis ve teknisyenlerle seyahatlere çıkarak incelemelerde bulunmaya başladı. Almanya, Çekoslovakya ve İngiltere’deki uçak fabrikalarını gezdi.

Nuri Demirağ büyük sabır ve azimle işe atılmış ve yanına aldığı bir çok mühendis ve teknisyenle hızlı bir çalışmaya başlamıştı. “Avrupa’dan, Amerika’dan lisanslar alıp tayyare yapmak kopyacılıktan ibarettir. Demode tipler için lisans verilmektedir. Yeni icat edilenler ise bir sır gibi, büyük bir kıskançlıkla saklanmaktadır. Binaenaleyh kopyacılıkla devam edilirse, demode şeylerle beyhude yere vakit geçirilecektir. Şu halde Avrupa ve Amerika’nın son sistem teyyarelerine mukabil, yepyeni bir Türk tipi vücuda getirilmelidir” diyen Nuri Demirağ, 1936 senesi ortalarına doğru uçak fabrikası için hazırlıklara başlamış ve ilk etapta on senelik bir program yapmıştı. 17 Eylül 1936′da da fiilen teşebbüse geçti ve bir Çekoslovak firması ile anlaşarak Beşiktaş’ta Hayrettin İskelesi’nde, bugün Deniz Müzesi olarak kullanılan, o zamana göre modern bir bina yaptırdı. Programa göre burası etüt atölyesi olacak, asıl büyük fabrika da memleketi olan Sivas Divriği’de kurulacaktı.

Bu arada Türk Hava Kurumu 10 tane eğitim uçağı ve 65 tane de planör siparişi vermişti. Nuri Demirağ ve ekibi, bir yandan bu siparişleri yapmak için tüm gayretlerini sarf ederken, bir yandan da yepyeni bir model geliştirmişlerdi. Bu Nu.D.38 ismini taşıyacak olan altı kişilik, çift motorlu, gövdesi alüminyum kaplama bir yolcu uçağı idi.

Türklerin kendi uçaklarını kendilerinin yapması belli başlı uçak fabrikalarını endişelendirmişti. Ama yine de Türklerin iyi bir uçak sanayi kurabileceklerine inanamıyorlardı.

Nuri Demirağ’ın Beşiktaş’taki fabrikada yapılan ve hiç bir bozukluk göstermeden başarılı uçuşlarına devam eden uçakları, Türkiye’de olduğu kadar yurtdışında da büyük yankılar uyandırmıştı.

Hele çift motorlu, barışta yolcu uçağı, savaşta istenildiği zaman eksiksiz bir bombardıman uçağı görevini görecek şekilde yapılan ve saatte 270 kilometre hıza ulaşan, 5 bin 500 metre yükseğe çıkabilen ‘Nu.D.38′in yapılması, dünya uçak sanayicilerinin dikkatini birden Türkiye’ye ve Nuri Demirağ’ın uçak fabrikasının üzerine çekmişti.

Türklerin kendi uçaklarını kendilerinin yapması belli başlı uçak fabrikalarını endişelendiriyordu. Özellikle İngiliz ve Almanlardan başka Amerika’nın endişeleri daha büyüktü. Gerçi Türklerin bu işin altından kalkabileceklerine inanmıyorlardı; fakat bu iş gerçekleşirse, ileride bir pazar kaybetmenin endişesi içerisindeydiler. Bu düşüncedeki Amerikan Uçak İmalatçıları Birliği, Türkiye’ye tetkiklerde bulunmak üzere birliğin başkanı Bay Todd’u göndermişti. (…)

DEMİRAĞ’IN İŞLERİ TERS GiTMEYE BAŞLIYOR

Türkiye’nin ilk uçak mühendislerinden Selahattin Alan, Nuri Demirağ’ın en değerli iş arkadaşlarından biriydi. Fransa’da uçak mühendisliği eğitimi yapan Selehattin Alan, Nuri Demirağ ile çalışmaya başlamadan önce, Türk Hava Kuvvetleri’nin Eskişehir’deki uçak bakım ve tamir atölyelerinde görevliydi. Fransızca, İngilizce ve Almanca’yı çok iyi bilen bu genç mühendis, ilk “Türk tipi” uçakların planını çizmiş ve yapımını sağlamıştı.

Nuri Demirağ, Selahattin Alan ile birlikte çalışmasını dönemin meşhur gazetecilerinden Ziyad Ebuziya ‘ya şöyle anlatmıştı:

“Türk zeka ve kabiliyeti işletilecek, yaban ellere muhtaç olmaksızın hava kuvvetlerimizin gerektirdiği bütün işleri kendimiz yapacağız. Ben, uçak mühendisi çok değerli arkadaşım Selahattin Alan ile birlikte bir şirket kurdum. Hemen bütün servetimi ortaya koyarak, onun da bilgisinden faydalanarak Beşiktaş’taki tayyare fabrikasını tesis ettim. “

Nuri Demirağ ve Selahattin Alan birlikte kolları sıvıyarak modern bir uçak fabrikası meydana getirmişlerdi. Bu uçak ve planörlerin planını çizen Selahattin Alan; ilk uçak yapıldığında yerinde duramamış, hemen deneme uçuşuna çıkmıştı. Deneme uçuşu Selahattin Alan tarafından başarı ile tamamlanmıştı. Ancak Türk Hava Kurumu ilgilileri, alınacak uçakların ‘Tecrübe uçuşlarının’ Eskişehir’de yapılmasını istemişti. İşte bu sırada, inşa tekniği kuvvetinin ve bilgisinin üstünlüğüne rağmen uçuş ve alan tecrübesi zayıf olan Baş Mühendis Selahattin Alan, Eskişehir’deki İnönü Kampı’nın açılışına uçağı ile bizzat kendisi katılmak istemişti. O zamanlar, çevredeki hayvanlar hava alanına girmesin diye alanın çevresine hendek kazarlardı. Bu durumu bilmeyen Baş Mühendis, hendekten daha önce iniş yapar ve hendeğe düşerek vefat eder. Bu olay Nuri Demirağ için bir dönüm noktası oldu. Zira Türk Hava Kurumu, ‘Şartlara uygun değil’ gerekçesiyle siparişlerini iptal etti. Her ne kadar Nuri Bey ‘Gelin beraber deneme uçuşu yapalım’ dese de, kurum kararından dönmez. Bunun üzerine Nuri Demirağ da kurumu mahkemeye verir. Ancak yıllar süren mahkemeler Türk Hava Kurumu lehine sonuçlanınca, fabrikayı kapatmak zorunda kalır. Türk Hava Kurumu ile olan davasını kaybeden Nuri Demirağ, başta o devrin cumhurbaşkanı olmak üzere bütün hükümet üyelerine sayısız mektuplar yazarak, bu yanlışlığın düzeltilmesini ister. Ama kapılar bir kez daha yüzüne kapanır, ne kadar zorlasa da fabrika açılmaz.

MEHMET KUM ANLATIYOR

Gök Okulu’nun ilk mezunlarından birisi ve aynı zamanda Nuri Bey’in damadı olan Mehmet Kum anlatıyor: “Fabrikanın kapatılmasındaki görünür sebep, uçakları kifayetsiz görmeleriydi. Ben uçak mühendisiyim. Bu işin okulunu, kitabını okudum. Benim gibi bir çok arkadaşım vardı. Ve biz bu uçaklarla binlerce saat uçuş yaptık. Sadece benim 600 saat uçuşum var. Ve hiç birimizin burnu dahi kanamadı. Biz bu tecrübelerle, üretilen uçakların kifayetsiz olmadığını biliyoruz. Ben bir uçak mühendisi olarak, bu uçakların o zamanın en iyi uçaklarından olduğunu meslek hayatımı ortaya koyarak söyleyebilirim. O zamanki dünya standartlarına uygun uçaklardı. “

Mehmet Kum’un da söylediği gibi uçakları kifayetsiz gördükleri için siparişi iptal etmeleri görünürdeki sebepti. Ancak durumun bir de görünmeyen kısmı vardı. O dönemin devlet adamları ve bunlara karşı iyi görünmeye çalışan birtakım çevreler ile dış güçlerin baskısı Nuri Demirağ’a en büyük darbeleri vuranlardı. Zaten Nuri Bey’in tüm atılımları karşısında bu çevreler her zaman engel olmaya çalışmışlardı. Bu engellemelere; uçak fabrikasının kapatılması, Nuri Demirağ’ın Boğaz için Ahırkapı - Salacak arasında kurulmasını planladığı asma köprüye, Boğaz’ın görüntüsünü bozar mazeretiyle karşı çıkılması. köy planlarının işleme konulmaması, İstanbul’da yaptırmayı planladığı büyük bir hastanenin engellenmesi ve daha bir çok durum örnek gösterilebilir.

Uçakların siparişini iptal eden Türk Hava Kurumu, bunların yerine Fransız Henrio uçaklarını alır. Ancak bu uçaklar satın alındığı zaman serisinden kalkmış, hurdaya ayrılmışlardı. Zaten Türk Hava Kurumu da uçakları kısa bir süre kullandıktan sonra, kullanılmayacak halde bir kenara bırakmıştı.

Fabrika kapatıldıktan sonra, Nuri Demirağ kendisine yapılan bu haksızlıktan dolayı, haklı davasını savunabilmek için, bu ortamın değişmesi lazım diyerek politikaya atılmaya karar verir. Mücadelesine politikacı olarak devam edecektir. Bu sebeple 1945 yılının temmuz ayında Türkiye’nin ilk muhalefet partisi olan Milli Kalkınma Partisi’ni kurar. Verdiği davetlerde kuzu çevirip ikram ettiği için, politik çevreler ve basın tarafından alaya alınıyor, kurduğu partiye kuzu partisi deniyordu. Demirağ, Milli Kalkınma Partisi’yle seçimlerde yeteri kadar başarı gösteremez ve Demokrat Parti’den adaylığını koyarak Sivas bağımsız milletvekilliğine seçilir.

Ancak Nuri Demirağ açık sözlü ve doğru bildiğini söylemekten çekinmeyen bir kişi olduğu için, esasen politikayı pek yapamamaktadır.

Bir dönem milletvekilliği yapan Nuri Bey, 1957 yılında şeker hastalığı sebebiyle vefat eder.aksiyon