Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)

Haberiniz Olsun

5 tane "osmanlı imparatorluğu" etiketli yazı bulundu "osmanlı imparatorluğu" tagli diger ogeler resimler , videolar

Osmanlıyı Anlamak Kolay Değil

 

OSMANLIYI ANLAMAK KOLAY DEĞİL!

 

Avrupa ülkeleri, bilhassa akıl hocaları İngilizler, planlarını hep İslam düşmanlığı üzerine kurdular; "Ne yapalım da İslamiyet zayıflasın, dolayısıyla Hıristiyanlık kuvvetlensin!.." Planlarını bunun üzerine bina ettiler. Dün olduğu gibi bugün de geçerlidir bu kural. Demokrasi, din ve vicdan hürriyeti kendileri için, yani Hıristiyanlık için geçerlidir. Müslümanlar için böyle bir şey söz konusu değildir. Nerede görülürse sinsice yok edilmelidir, prensibi uygulandı hep. En büyük düşmanları da Osmanlı oldu.

 

Sebebi de şu: İslamiyet'i, Eshab-ı kiramdan sonra gerçek manada, en mükemmel şekilde sadece Osmanlılar temsil etmişler ve üç kıtaya yaymışlar. Dünyanın en büyük Müslüman Türk İmparatorluğunu kurmuşlar. Türk=Müslüman olarak algılanmış asırlar boyunca. Hal böyle olunca da, nasıl yeni nesli Osmanlıdan uzak tutabiliriz hesabı yapıldı. Bu yapılmazsa gerçek İslamı öğrenirler diye korktular. Bunun için de Abbasilerden sonraki İslam tarihini dondurdular; yok farz ettiler. Çünkü bundan sonra, Selçuklular ve Osmanlılar dönemi geliyor. Ne zaman dolaptan çıkardılar? Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra, yani Osmanlının fiilen bitişinden sonra.

 

Bu dönemi merak edenlere karşı da devamlı karalama kampanyaları düzenlediler. Çeşitli akıl almaz iftiralar sebebi ile de, Arap ülkelerinde ve bizde de bu kampanyalar kabul gördü. Bilhassa, Arap ülkelerinde Arap milliyetçiliğini kuvvetlendirerek, asırlardır kendilerine hizmet eden Osmanlıya Arap ülkelerini düşman ettiler.

 

Batı'nın bu faaliyetlerini, sadece biz söylemiyoruz, kendilerinden insaf sahibi olanlar da söylüyor. Bunlardan biri de, Alman ilim adamı Ord. Prof. Fritz Neumark'tır.

 

[Ord. Prof. Fritz Neumark (1900-1991), Hitler'den kaçarak 1933'te Türkiye'ye gelir. İstanbul Üniversitesi İktisat ve Hukuk fakültelerinde dersler vermiştir.

 

20 Temmuz 1936'da kurulan ve 1937 yılı yaz sömestrsinde faaliyete geçen İktisat Fakültesi'nde (Umumi İktisat ve Maliye Teorisi Kürsüsü) başkanlığı da yapmıştır. 1952'de döndükten sonra Frankfurt Üniversitesi'nde rektörlük yapmıştır.]

 

Alman profesör Neumark ile bir kısım talebesi Boğaziçi'nde geziye çıkarlar. Talebelerden biri Prof. Neumark'a, (Avrupa bizi neden sevmez?) diye sorar. Prof. Neumark şu cevabı verir:

 

(Çok samimi olarak itiraf edeyim ki, Avrupalı, Türkleri sevmez ve sevmesi de mümkün değildir. Asırlardır kilisenin Türk ve İslam düşmanlığı Hıristiyanların hücrelerine sinmiştir. Sebeplerine gelince:

 

1-    Müslüman olduğunuz için sevmez.

2-    Sizler farkında değilsiniz ama, onlar şu gerçeğin farkındadırlar: Tarihten Türk çıkarılırsa tarih kalmaz. Osmanlı arşivi tam olarak ortaya çıkarsa, bugünkü tarihlerin yeniden yazılması gerekir.

3-    Avrupa'nın pazarı idiniz. Şimdi Avrupa'yı pazar yapmaya başladınız.

4-    En az 400 yıl Avrupa'da sırtımızda ve ensemizde at koşturdunuz.

5-    Selçuklular Anadolu'yu, Osmanlılar ise orta Avrupa ve Balkanları Haçlı ordusuna mezar ettiler.

6-    Sizi silah ile yenemeyenler, sizleri kendilerine benzeterek hakimiyet sağladılar.

7-    Selçuklu ve bilhassa Osmanlı, İslamiyet uğruna her şeyini feda etmeseydiler, İslamiyet bugün belki sadece Hicaz'da varlığını devam ettirirdi, kaldı ki Vehhabiliği kuranlar da, İngiliz Dominyon Bakanlığı'nın adamlarıdır. Batı her yerde İslamiyet'i, sapık inançlara kanalize etti. Ama Osmanlı, Asr-ı Saadeti devam ettirdi.

8-    Kilise size kin kusmaktadır, sebepleri yukarıdadır.

9-    Ben Türkiye'ye geldiğimde 2 üniversiteniz vardı, şimdi 19 üniversite var. [O tarihteki sayı]

10-    Sizler, gerçek hüviyetinize döndüğünüz an Avrupa'nın refahı ve medeniyeti yıkılır.

11-    Yine sizler, Avrupa'nın tarihi düşmanısınız ve daima düşman olarak kalacaksınız.)

 

***

Yukarıda, Alman Profesör Fritz Neumark'ın, "Osmanlı Arşivi tam olarak ortaya çıkarsa, bugünkü tarihlerin yeniden yazılması gerekir" sözünü nakletmiştim. Gerçekten de bugün Osmanlı bütün müesseseleri ile ortaya çıkarılmış değildir. Çıkarılması için çalışanların önüne çeşitli engeller çıkartılmıştır. Hatta Osmanlıya sahip çıkılmaması, antlaşma maddeleri arasında yer aldı.

 

Engeller olmasa bile Osmanlıyı incelemek, anlamak kolay değildir. Anlamak için önce Osmanlının gayesini, varoluş sebebini bilmek gerekir.

 

Ömrü boyunca Osmanlı tarihini inceleyen tarihçi İsmail Hakkı Uzunçarşılı; Osmanlı tarihinin arşiv vesikaları incelenmeden, kanunname ve yazma eserler okunmadan, Osmanlının doğru öğrenilmeyeceğini savunur ve bu konuda şöyle der:

 

"Tarih meraklılarına şunu söyleyeyim ki, Osmanlı tarihini yalnız basma eserlerden okurlarsa, pek noksan ve kısmen de hatalı bilgi elde etmiş olurlar. Altı buçuk asırlık devamlı bir tarihi olan Osmanlı İmparatorluğunun siyasi, mali, iktisadi, askeri, ilmi, sosyal vb. vaziyeti, hakiki kaynaklara dayanılarak tetkik edildiği zaman bu devletin bütün azametiyle çehresi meydana çıkar.

 

Başka türlü, sathi, derme çatma bilgi ve basit tetkik ile, haklı olarak bu hayret ve takdire şayan azamet ve kudretin anlaşılmasına imkan yoktur. Yine bunun gibi, bu devletin gerileme ve yıkılması ve buna dair olan vesikalar ve eserler iyice incelenmedikçe, doğruyu görmek imkansızdır.

 

Ben ancak kanunnamelerle vesikaları tetkik ettikten sonradır ki, bu hususta ne kadar sathi bilgi sahibi olduğumu anladım. Pek çok darbelere rağmen neden Selçuk, Cengiz ve Timur imparatorlukları gibi az zamanda parçalanıp dağılmadığını ve köşesinden bucağından koparıldığı halde dimdik ayakta durduğunu ancak idrak edebildim."

 

Ömrü Osmanlı tarihini incelemekle geçmiş bir ilim adamının böyle söylemesi; tarih kitaplarının dışında tarih bilgisi olmayan zavallıların ileri geri konuşanların ne kadar büyük bir hezeyan içinde olduklarını gösterir...

 

Osmanlı İmparatorluğunun bu kadar uzun süre hayatta kalmasını yabancı ilim adamları ise şuna bağlıyorlar:

"Roma İmparatorluğunun Yükseliş ve Çöküşü" adlı kitabıyla tanınan ünlü tarihçi Gibbons şöyle diyor:

 

"Osmanlıların hoşgörüleri, ister siyaset, ister halis insaniyet neticesiyle meydana gelmiş olsun, Osmanlıların, yeni zaman içinde milliyetlerini tesis ederken dini, hürriyet ilkesini siyasetinin temel taşı olarak kabul eden ilk millet olduğu itiraz kabul etmez bir durumdur. Hıristiyan dünyasındaki arası kesilmeyen Yahudi katliamları ve Engizisyona rağmen, Osmanlıların idaresi altındaki Hıristiyanlar ve diğer dinlerdeki milletler korkusuz bir şekilde ahenk ve uyum içerisinde yaşıyorlardı..."

 

[En önemli Ortadoğu uzmanlarından kabul edilen, Fransa'da Aix-en-Provence Üniversitesi'nde Siyasi ve Kültürel Antropoloji dersi veren, Fransız siyaset bilimcisi Bruno Etienne de şöyle diyor:

"Osmanlı İmparatorluğundaki köleler, bugünün sözde özgür bireylerinden daha çok özgürlüğe sahiptiler." (Yenişafak, 21.10.2002)]

 

[Alman müsteşrik Franz Babinger ise, "Osmanlı padişahının ülkesinde herkes kendi halinde, bahtiyar olabilirdi. Mutlak bir dini hürriyet hüküm sürerdi ve kimse şu veya bu inanca sahip olduğundan dolayı bir güçlükle karşılaşmazdı" demektedir. (Rehber Ans.)]

 

18. asırda uzun yıllar İstanbul'da bulunmuş ve Osmanlı kurumlarını etraflıca inceleyip anlatmış olan İsveçli diplomat D'ohsson da şunları söylüyor:

 

"Kur'an-ı kerimi tanıyanların zihnine ve hafızasına nakşedilmiş olan prensipler, onları yeryüzündeki insanların en insaniyetlisi en hayırseveri haline getirmiştir. Bütün bu faziletlere rağmen Avrupalıların barbar demesi, yırtıcı bulması, savaşlardaki gayretlerine göre hüküm vermesinden ileri gelir.

 

Ama bir milletin gerçek karakteri savaş alanının silah gürültüleri arasında tayin edilemez. Türkleri gerçekten tanımak isteyenler, onların faziletlerini değerlendirmeli, törelerin karakter ve fiillerindeki tesirlerini muhakeme etmeli, onları barış zamanındaki örf ve âdetleri içinde incelemelidir.

 

Türkler, savaşta ne kadar sert, ne kadar mağrur ve yırtıcı iseler, barışta da o kadar sakindirler. En büyük kahramanlıkları gösteren, gözlerini kırpmadan ateşe atılan bu insanlar, günlük hayatlarına döndükleri zaman gerçek karakterlerini alırlar. O zaman onların beşeri duygularla dolu hayırsever kimseler olduğu anlaşılır.

 

Bu duygu bütün Türklere şâmildir. Hepsinin de ruhuna öylesine derin bir şekilde işlemiştir ki, savaşta birer cesaret timsali olan bu kimseler, barışta fakir babası, düşkünün dostu olurlar. İçlerinde en kötüsü en hasisi bile yine de bir vazife olarak iyilik etmekten çekinmez...."

 

(Mehmet Oruç, Türkiye, 8-9 Haziran 2001)

• Yeni yazıları e-posta ile almak için mail adresinizi girin:

Osmanlıda Tımar Sisteminin Tasfiyesi

ALTIN YUMURTLAYAN TAVUĞU KESERSEN

16. Yüzyıl Sonları, Anadolu

16. Yüzyıl, yani Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman dönemi, Osmanlı İmparatorluğunun en parlak devri olarak kabul edilir. Ama her çıkışın bir inişi vardır ve zirve aynı zamanda inişin de başladığı en yüksek noktadır.

Nitekim 'Muhteşem Süleyman'ın son zamanları ve ardından gelenlerle birlikte Osmanlı da inişe geçmeye başlayacaktır. Bu durumun ise çeşitli ve dış nedenleri vardır. İnişe geçiş, hem uluslararası, hem de yerel koşullara bağlı olarak ortaya çıkan gelişmelerin ürünü olan nesnel bir süreçtir.

Her şeyden önce Osmanlı İmparatorluğunu çağdaşları karşısında üstün kılan iki özelliği vardır; birincisi, Yeniçeri Ocağı olarak bilinen düzenli, profesyonel bir orduya sahip olmasıdır. 16. Yüzyıla kadar Avrupa'daki hiçbir devlet böylesi büyük, eğitimli ve iyi örgütlenmiş bir orduya sahip değildir. İkincisi ise tımara dayanan topraktaki mülkiyet sistemi hem toplumsal üretimin geliştirilmesinde ve paylaşılmasında, hem de iç güvenliğin sağlanmasının yanı sıra toplumun bütün kaynaklarının askeri örgütlenmeye sevk edilmesinde çok işlevseldir.

Toprakta özel mülkiyetin olmadığı bu sistem askeri yararlılığı kışkırtan ve ülkenin en ücra kesimlerine kadar ulaşan bir asker besleme/toplama mekanizması olarak son derece dinamiktir. Tımarlı sipahi adını taşıyan bu ordunun Anadolu'da 100 bin civarında, Rumeli'de ise 75 bine yakın asker çıkardığı bilinmektedir.

16. Yüzyılın ikinci yarısında bu iki kurumsal yapıda da sorunlar ortaya çıkmaya başlayacaktır. Üç kıtada 24 milyon kilometre kareye yayılırken doğal genişlemesinin de

sınırlarına varan imparatorluk Doğu'ya doğru İran engeliyle karşı karşıyadır. İran'ı fethederek Hindistan'a doğru ilerlemesi mümkün değildir. Güneyde gerek Arabistan, gerekse de Kuzey Afrika'daki sınırlar çöllerle kesilmektedir. Batıda, Avrupa'da ise güçlü Avusturya İmparatorluğu ile yüz yüzedir.

Viyana alınarak Orta Avrupa'dan Batıya doğru ilerlemeye teşebbüs edilmiş ancak  başarılamamıştır. Zaten artık Batı Avrupa'da gelişmekte olan ticari kapitalizm karşısında, "basit yeniden üretim"e dayalı Osmanlı sisteminin "genişletilmiş yeniden üretim" sürecine girmekte olan Avrupa karşısında üstünlük sağlaması mümkün değildir. Dolayısıyla bu koşullar önemli ölçüde "dış haraca", fetihlere dayanan Osmanlı sistemini zora sokmaktadır.

Öte yandan Amerika'nın keşfi ile birlikte bu kıtadan Avrupa'ya aktarılmakta olan altın ve gümüş bir "fiyat devrimi"ne yol açmış ve Avrupa'da ciddi bir enflasyon ortaya çıkmıştır. Yapılan araştırmalara göre 1521 ile 1660 yılları arasında Amerika'dan İspanya'ya 18 bin ton gümüş ve 200 ton altın geldiği sanılmaktadır. Avrupa'da dolaşıma giren bu altın ve gümüş madeni paranın değerini düşürmüş, fiyatların o zamana kadar görülmedik ölçüde artmasında

önemli bir etken olmuştur.

Örneğin İngiltere'de daha önceki 150 yılda fiyatlar ancak yüzde 2 civarında artarken 1500-1600 arasında tam beş kat artmıştır. Hammadde ihtiyacı içinde olan Avrupa Osmanlı ülkesinden yüksek fiyatla hammadde talep etmekte, kaçakçılık çok yaygınlaşmakta ve sonuçta iç tüketime sunulan ürün miktarı azalmakta, fiyatları artmaktadır.

Denizlerde yapılan keşifler ve uzun yola dayanıklı sağlam gemilerin yapımı da uluslararası ticaret yollarını değiştirmiş, bu alandaki Osmanlı egemenliğini sınırlandırırken gelir kaynaklarını da daraltmıştır.

İşte tüm bunların sonucunda iç ve dış haraca, başka ülkelerde üretilen zenginliklere fetihler yoluyla el konulmasına ve ülke içindeki sosyal artığın yönetici egemenler tarafından gasp edilmesine dayanan imparatorluk çatırdamaya başlayacaktır. Ülke içinde "Celali Ayaklanmaları" adı verilen isyanlar patlak vermeye başlarken fethedilen uzak bölgeler ise artık bir gelir kaynağı olmaktan çok gider kaynağı haline gelecektir.

Çünkü sömürgeci bir anlayışa sahip olmayan Osmanlı eliti sadece merkezi imar ve inşa etmekle yetinmemiştir. Fethedilen yerleri sadece silah gücüyle değil, aynı zamanda bir tür toplumsal rızayı veya gönüllü boyun eğmeyi üreten ekonomik ve toplumsal yatırımlar aracılığıyla da elde tutmaya yönelik bir yönetim modeli geliştirmiştir.

Devletin yıllık gelirlerinin neredeyse üçte bire indiğini gören Osmanlı egemenleri çare aramaya başlayacak ve sonunda bulacaklardır da; altın yumurtlayan tavuğu kesmeye karar vereceklerdir. Yani devletin ve toplumsal sistemin temelini oluşturan tımar sistemi kısa vadede daha fazla gelir getirmek amacıyla tasfiye edilecektir. Dış haracın artırılmasının yolu yeni fetihlerdir ama gelinen noktada birçok nedenden dolayı bu da olanaksız olduğu için çözüm iç haracın artırılmasında görülecek ve tımar sistemi bir nevi "özelleştirilerek" gelirler

artırılmaya çalışılacaktır. Ancak bu yönelim aslında Osmanlı'nın bindiği dalı kesmesinden başka bir şey değildir.

Tımar sisteminin özelleştirilerek adım adım tasfiyesi mültezimler aracılığıyla olacaktır. Devletin kamu gelirlerinin ya da topladığı verginin özel kişilere kiraya verilmesi denebilecek bu sistem için önce ifraz uygulaması devreye sokulacaktır.

Örneğin bir tımarın defterde kayıtlı görünen yıllık geliri 50 bin akçe ise ve tımar sahibi bu miktar üzerinden devlete vergisini ödüyorsa İstanbul'dan yollanan görevliler yerinde inceleme yaparak tımarın yıllık gelirinin 50 bin akçeden daha fazla olduğunu, örneğin 75 bin akçe olduğunu belirliyor ve böylece aradaki fark sipahiden tahsil ediliyordu. Bu arada tımar da parçalanarak, üçte biri sipahinin elinden alınıyor ve iltizama, yani bir nevi kiraya veriliyordu.

Mültezim adı verilen kişi tımarın yıllık geliri üzerinden vergisini devlete peşin olarak ödüyor daha sonra bunu köylülerden topluyordu, tabii mümkün olduğunca çok daha fazlasını almaya çalışıyor ve köylüleri soyuyordu.

Başlangıçta belli sınırlarda uygulanmaya başlayan bu iltizam sistemi giderek yaygınlaştı. Zamanla vakıf gelirleri, gümrükler, madenler, cizye gelirleri de iltizam konusu oldu. Devlet, tımar sahipleri ve onların köylülerle olan sorunlarıyla uğraşmaz olmuş, peşin olarak topladığı geliri kullanırken köylüyü insafsız mültezimlerin eline terk etmişti.

Topraktaki vergi gelirinin memurdan, askerden alınıp zenginlere satılması Osmanlı toplumsal düzenini çökertirken tımarlı sipahinin askeri örgütlenmesini de tasfiye eden bu uygulama kısa vadede iyi bir fikir gibi görünüyordu, ama uzun vadede Osmanlı kendi ipini çekmiş oluyordu!

• Yeni yazıları e-posta ile almak için mail adresinizi girin:

Osmanlı İmparatorluğu'nun Yerine Kurulan Ülkeler

 

OSMANLI İMPARATORLUĞU'NUN YERİNE KURULAN ÜLKELER

Avrupa:

      1.Türkiye                                                            

      2.Bulgaristan (545 yıl)

      3.Yunanistan (400 yıl)

      4.Sırbistan (539 yıl)

      5.Karadağ (539 yıl)

      6.Bosna-Hersek (539 yıl)

      7.Hırvatistan (539 yıl)

      8.Makedonya (539 yıl)

      9.Slovenya (250 yıl)

    10.Romanya (490 yıl)

    11.Slovakya (20 yıl) Osmanlı adı:Uyvar

    12.Macaristan (160 yıl)

    13.Moldova (490 yıl)

    14.Ukrayna (308 yıl)

    15.Azerbaycan (25 yıl)

    16.Gürcistan (400 yıl)

    17.Ermenistan (20 yıl)

    18.Güney Kıbrıs (293 yıl)

    19.Kuzey Kıbrıs (293 yıl)

    20.Rusya'nın güney toprakları (291 yıl)

    21.Polonya (25 yıl)-himaye- Osmanlı adi: Lehistan

    22.İtalya'nın güneydoğu kıyıları (20 yıl)

    23.Arnavutluk (435 yıl)

    24.Belarus (25 yıl) -himaye-

    25.Litvanya (25 yıl)-himaye-

    26.Letonya (25 yıl) -himaye-

    27.Kosova (539 yıl)

    28.Voyvodana (166 yıl) Osmanlı adı: Banat Asya

   

Asya  

    29.Irak (402 yıl)

    30.Suriye (402 yıl)

    31.İsrail (402 yıl)

    32.Filistin (402 yıl)

    33.Urdun (402 yıl)

    34.Suudi Arabistan (399 yıl)

    35.Yemen (401 yıl)

    36.Umman (400 yıl)

    37.Birleşik Arap Emirlikleri (400 yıl)

    38.Katar (400 yıl)

    39.Bahreyn (400 yıl)

    40.Kuveyt (381 yıl)

    41.İran'ın bati toprakları (30 yıl)

    42.Lübnan (402 yıl)

 Afrika

    43.Mısır (397 yıl)

    44.Libya (394 yıl) Osmanlı adı:Trablusgarp

    45.Tunus (308 yıl)

    46.Cezayir (313 yıl)

    47.Sudan (397 yıl) Osmanlı adı: Nubye

    48.Eritre (350 yıl) Osmanlı adi: Habeş

    49.Cibuti (350 yıl)

    50.Somali (350 yıl) Osmanlı adı: Zeyla

    51.Kenya sahilleri (350 yıl)

    52.Tanzanya sahilleri (250 yıl)

    53.Çad'ın kuzey bölgeleri (313 yıl) Osmanlı adı: Resade

    54.Nijer'in bir kısmı (300 yıl) Osmanlı adı: Kavar

    55.Mozambik' in kuzey toprakları (150 yıl)

    56.Fas (50 yıl) -himaye-

    57.Bati Sahra (50 yıl) -himaye-

    58.Moritanya (50 yıl) -himaye-

    59.Mali (300 yıl) Osmanlı adı: Gat kazası

    60.Senegal (300 yıl)

    61.Gambiya (300 yıl)

    62.Gine Bissau (300 yıl)

    63.Gine (300 yıl)

    64.Etiyopya'nın bir kimsi (350 yıl) Osmanlı adı: Habeş 

(Sn. Dr. Ahmet Çetinbudaklar'dan alınmıştır)

• Yeni yazıları e-posta ile almak için mail adresinizi girin:

Üç Çuval Yeniçeri Elbisesi İle Korkan Fransızlar

19.yüzyılda Almanya'nın Mülheim şehrindeki Ren Nehri'nin bir yakasında Almanlar, öbür yakasında da Fransızlar oturuyordu. Fransızlar, her sene nehrin Almanlardaki kısmına geçip mahsulün tümünü toplayıp götürüyorlardı.

O sıralar, birliğini temin edemeyen güçsüz Almanlar ise buna fazla ses çıkaramıyorlardı tabi. Her sene böyle olunca çareyi Osmanlı Sultanına durumu yazıp, imdat istemekte bulurlar. Mektupta şöyle demektedir: "Fransızlar her sene bize zulmediyor, mahsulümüzü elimizden alıyorlar. Siz ki, dünyaya adalet dağıtan bir imparatorluğun sultani, İslamiyet'in de halifesisiniz. Bizi bu zulümden kurtarın. Asker gönderin. Ürünlerimizi bu sene olsun toplama imkanı sağlayın."

Çöküş faslına girildiği bir zamana denk gelen yardim isteğini inceleyen padişah asker göndermeyi mümkün ve gerekli görmez; yalnızca asker elbisesi göndermeyi kafi bulur ve cevabını bir mektupla beraber içi askeri elbise dolu üç çuval yollatır. Şaşkına dönen Almanlar, çuvalı alıp mektubu okurlar: "Fransızlar korkak adamlardır. Onlara yeniçeri göndermemize gerek yoktur. Yeniçerimizin kıyafetini görmeleri kafidir. Çuval içindeki Osmanlı askerinin elbiselerini adamlarınıza giydirin. Mahsul zamanı, nehrin görülecek yerlerinde dolaştırın. Karşıdan gören Fransızlar için bu kafidir."

Bağ bahçe sahipleri hemen Osmanlı askerinin kıyafetini kapışırlar. Hasat vakti büyük bir heyecanla yeniçeri kıyafetinde, nehir kıyısında dolaşmaya başlarlar. Ertesi gün, karşıdan gelen haber, Almanların sevinç çığlıkları atmalarına sebep olur: "Osmanlılardan imdat geldiğini düşünen Fransızlar, korkudan köylerini de terk ederek iç kısımlara doğru kaçmaktalar. Mahsulünüzü rahatça toplayabilirsiniz. Zulüm sona ermiştir."

Bu olay, Mülheim' lıların gönüllerinde taht kurmuştur. Giydikleri yeniçeri kıyafetlerini, daha sonra Mülheim' a bağlı Karlsruhe Müzesine koyup ziyarete açarlar. Şehrin en yüksek binasına da Osmanlı bayrağı asarlar. Ayrıca, halen olayın yıldönümünde de şehirde bir karnaval düzenleyip hadiseyi temsilen kutlarlar. Bu olay Osmanlı'nın sadece bir yeniçeri kıyafetiyle Almanları Fransızların elinden ve talanından nasıl kurtardığını gösteren maziden elmas bir tablo olarak kalmaktadır.

• Yeni yazıları e-posta ile almak için mail adresinizi girin:

İstanbulun Fethi 29 Mayıs 1453

 

İstanbul'un Fethi (12) İstanbul'un Fethi (10) İstanbul'un Fethi (9) İstanbul'un Fethi (8) İstanbul'un Fethi (7) İstanbul'un Fethi (6) İstanbul'un Fethi (5) İstanbul'un Fethi (4) İstanbul'un Fethi (3) İstanbul'un Fethi (2) İstanbul'un Fethi

İstanbulun Fethi 29 Mayıs 1453

İstanbul'un Fethi, 29 Mayıs 1453'te, şehri günlerdir kuşatan Osmanlı ordusunun, şimdi İstanbul olarak bilinen, o zamanki adıyla Konstantinopolis şehrini Sultan II. Mehmed Han'ın komutanlığında fethetmesidir.

Bu fetihten sonra Osmanlı Devleti İmparatorluk olmuş, henüz 21 yaşında olan Sultan II. Mehmed, fatih unvanını da alarak Fatih Sultan Mehmed olarak anılmaya başlanmıştır. Tarihteki en önemli devletlerden olan Doğu Roma İmparatorluğu böylelikle sona ermiştir.

Tarih: 2 Nisan - 29 Mayıs 1453

Yer: İstanbul

Sonuç: Osmanlı'lar İstanbul'u ele geçirdi, Bizans İmparatorluğu yıkıldı.

Bizans İmparatorluğu kumandanı: XI Konstantin

Osmanlı kumandanı: Fatih Sultan Mehmed

Önceki Fetih Denemeleri

Karadeniz ve Akdeniz'i birbirine bağlayan deniz yolu üzerinde kurulu olan İstanbul, günümüzde olduğu gibi o zamanlar da oldukça önemli bir şehirdi. 1453 yılına kadar farklı zamanlarda, Avarlar, Araplar, Avrupalılar ve Osmanlılar tarafından defalarca kuşatılmış, fakat gerek Bizans'ın sahip olduğu Rum ateşi (grejuva), gerekse şehrin o zamanlar için aşılamaz olarak görülen surları, bu fetih hareketlerini başarısız kılmıştı.

Sayıları 29 olan kuşatmalar sırayla şunlardır:

--M.Ö 340 Makedonya Kralı Phillippe

--M.Ö 194 Roma İmparatoru Septim Severus (Başarılı olmuştur.Şehir artık Romalılara bağlanmıştır.)

--M.S 616 İran Hükümdarı Keyhüsrev

--M.S 626 İranlılar ve Avar Türkleri ortak

--M.S 665 Emevi Halifesi Muaviye

--M.S 667 Emevi Halifesi Muaviye

--M.S 672 Emevi Halifesi Muaviye

--M.S 712 Emevi Halifesi I.Velid

--M.S 722 Emevi Halifesi I.Velid (Yalnızca Galata Limanı alınmış,Arap Camii inşa edilmiştir.)

--M.S 782 Abbasiler (Kent haraca bağlanmıştır.)

--M.S 854 Abbasi Halifesi Mütevekkil

--M.S 864 Ruslar

--M.S 869 Abbasi Halifesi Mütevekkil

--M.S 936 Ruslar

--M.S 959 Macarlar

--M.S 970 Abbasiler (Kent haraca bağlanmıştır.)

--M.S 1203 Latinler (Latinler İstanbul'u 1261'e kadar ellerinde tuttular.)

--M.S 1302 Venedikliler

--M.S 1348 Cenovalılar

--M.S 1391-1396 Osmanlı Padişahı I.Bayazid (Şehir İstanbul'da bir Türk Mahallesi kurulması isteğine karşı çıkılması üzerine ablukaya alınmıştır.)

--M.S 1412 Osmanlı Şehzadesi Musa Çelebi

--M.S 1422 Osmanlı Padişahı II.Murat

--M.S 1437 Cenovalılar

--M.S 1453 Osmanlı Padişahı II.Mehmed (Başarılı olmuştur.Sonrasında şehir Türklerin hakimiyeti haline girmiştir.)

Bunun yanında Atilla'nın, Vikinglerin, Bulgarın ve Gotların da kuşatma yaptığı bazı kaynaklarda geçer ama tarihleri bilinmemektedir.

Yanında herhangi bir açıklama yapılmayan kuşatmalar başarısız kuşatmalardır.

Kuşatma hazırlıkları

Sultan II. Mehmed, İstanbul'un fethine karar verdiğinde o zamanki başkent Edirne'de, İstanbul'un aşılamaz olarak bilinen surlarını yerle bir edebilmek için o güne kadar görülmemiş büyüklükteki, şahi olarak bilinen topları döktürmüştü. II: Mehmed ayrıca, hazırlanmakta olan bu topların yanısıra, Bizans'a denizden gelebilecek yardımları engellemek için Yıldırım Bayezid tarafından inşa edilmiş olan Anadolu Hisarı'nın karşısına Rumeli Hisarı'nı (Boğazkesen Hisarı) yaptırdı.

Yapılan hazırlıkların kendisine yönelik olduğunu anlayan Bizans İmparatoru Konstantin, Sultan II. Mehmed'i hediyelerle vazgeçirmeye çalışırken, bir yandan da Avrupa devletlerine elçiler yollayarak onları durumdan haberdar ediyor ve yardım istiyordu. Ancak 1054 yılında Hıristiyanlığın Katolik Kilisesi ve Ortodoks Kilisesi olarak ikiye ayrılması sebebiyle, Papa V. Nikola Bizans'ı desteklemeyi pek düşünmüyordu. Bazı İtalyan şehir devletleri askeri birliklerini Bizans'a yardımcı olmak amacıyla İstanbul'a yollasa da, Avrupa'nın büyük devletleri Bizans'ı desteklememe kararı almışlardı. Yardımlarla birlikte Bizans ordusu, 2.000'i paralı olmak üzere 9.000 askerden oluşuyordu. Şehri savunan duvarlar, 22,5 km.yi bulan uzunluklarıyla dönemin en güçlü surları olarak biliniyordu.

Sultan II. Mehmed, 20.000 yeniçerinin de dahil olduğu 100.000 kişilik bir kuvveti yönetiyordu. Rumeli Hisarı'nı inşa ettirmenin yanısıra bir de donanma kurdurmuştu. Ordusunu İstanbul civarında toplamış; bu arada, yardım göndermelerini önlemek amacıyla bazı Balkan devletlerine ordular göndererek, gelebilecek yardımları önleme, yardım yollamayı düşünenlere ise gözdağı verme yoluna gitmiştir. Durumun giderek ümitsizleştiğini gören Bizans İmparatoru, surların önüne geniş hendekler açtırmış, Haliç'in güvenliğini sağlamak amacıyla da girişine zincir çektirmişti.

Kuşatma

Ordusu ile İstanbul'un önünde bulunan Sultan II. Mehmed, Bizans İmparatoru'na elçi göndererek teslim olması çağrısında bulunmuş, ancak reddedilmişti. Bunun üzerine tarihteki en son İstanbul kuşatması başladı.

Kuşatma, Türk topçusunun, surları top ateşine tutmasıyla başladı. Bizans ordusu ise, surlarda açılan gedikleri kapatmaya çalışıyordu. Osmanlı, donanması ile de Haliç'i zorluyor fakat zinciri aşamadıkları için gemiler Haliç'e giremiyordu. Günlerdir süren kuşatmanın henüz başarı getirememiş olması ve Ceneviz donanmasından gelen yardımın Boğaz'ı geçerek Haliç'e girmesi Sultan II. Mehmed'i sinirlendirmiş ve atını boğazın sularına sürerek donanmasına emirler yağdırmış, komutanlarına da, saldırı için orduyu hazırlamalarını emretmişti.

Saldırı hazırlıkları

Sultan II. Mehmed, Theodosius Surları'na ve şehrin su ile çevrili olmayan tek bölgesini batıdan gelebilecek saldırılardan koruyan hendeklere saldırmayı tasarladı. Ordu 2 Nisan 1453'te şehrin doğusuna yerleşti. Toplar haftalarca surları dövdü fakat yeterli gedik açamadı. Topların yeniden doldurulmaları zaman aldığı için, her atıştan sonra Bizanslılar hasarın çoğunu tamir edebiliyorlardı.

Daha sonra, yeraltı tünelleri yapıp surların altını kazarak yarma yolunu denediler. Kazıcıların çoğu, Sırp Despot'u tarafından Nvo Brdo'dan gönderilen Sırplardı ve Zağnos Paşa'nın emri altındaydılar. Lakin Bizanslılar, Johannes Grant adında, Alman olduğu söylense de muhtemelen İskoç olan bir mühendisi görevlendirdiler. Johannes karşı tüneller kazdırdı ve Bizans birlikleri tünellere girip Osmanlı işçileri öldürdüler. Diğer tüneller de suyla dolduruldu. Son olarak Bizanslılar önemli bir mühendisi esir alıp işkence yaparak, sonradan yıkılan tünellerin hepsinin yerini öğrendiler.

Sultan II. Mehmed, şehrin ödemeyeceğini bildiği çok büyük vergi karşılığında ablukayı kaldırmayı önerdi. Bu da geri çevrilince, Bizanslı askerlerin kendi birlikleri tükenmeden önce bitkin düşeceğini bilerek saf güçle duvarları alt etmeyi tasarladı.

Nihai saldırı

29 Mayıs sabahı saldırı başladı. Hücumun ilk dalgasını, mümkün olabildiği kadar çok Bizans askerini öldürmeye niyetli acemi askerler olan azaplar oluşturuyordu. Ayrıca Haliç'ten de baskı uygulayabilmek için gece yağlı kütükler üzerinde karadan Haliç'e taşınan gemiler, o sabah Bizans askerlerine kötü bir sürpriz olmuştu. Anadolululardan oluşan ikinci dalga, şehrin kuzeydoğusundaki, topla kısmen hasar almış Blachernae Surları'nın (okunuşu: blakernai ) bir bölümüne odaklanmıştı. Uzun süren bu çarpışmalar sonucunda Ulubatlı Hasan adındaki bir yeniçeri, aldığı kırk ok darbesine1 rağmen hayatta kalarak Osmanlı sancağını dikmiş, bununla ateşlenen Osmanlı ordusu 29 Mayıs 1453'te İstanbul'un surlarını aşmıştı.

Ancak savaş henüz bitmemişti. Hayatta kalan Bizans askerleri, Osmanlı askerleriyle sokak aralarında çarpışıyorlardı. Kısa süren bu çatışmalardan sonra Bizans ordusu yenilmiş ve Sultan II. Mehmed önderliğindeki Osmanlı ordusu İstanbul'a tamamen hâkim olmuştu.

Fethin iç sonuçları

O zamana kadar sadece bir devlet olan Osmanlı, artık bir İmparatorluk haline gelmişti.

Anadolu ve Balkanlar arasındaki geçişlerde bir engel olan Bizans yıkılmış, arada engel kalmamıştı.

Birçok kere Osmanlı şehzadelerini ve Avrupa ülkelerini kışkırtan Bizans artık bunu yapamayacaktı.

Müslüman dünyasında Osmanlı Devleti daha saygın bir hale gelmişti.

Müslümanların peygamberi Hz. Muhammed'in hadis-i şerifindeki o kumandan, Fatih Sultan Mehmed olmuş ve peygamberinin övgüsünü almıştı.

Fethin dış sonuçları

Avrupa ve Balkan devletlerinin Osmanlı'yı Balkanlar'dan atma çabaları sonuçsuz kalmıştı.

İstanbul'dan İtalya'ya kaçan sanatkârlar ve bilim adamları, rönesans ve reform hareketlerini hızlandırmışlardı.

Dünyanın en büyük imparatorluklarından olan Doğu Roma İmparatorluğu tamamen yok olmuştu.

Orta Çağ kapanıp Yeni Çağ başlamıştı.

Ticaret yollarının birer birer Türklerin eline geçmesi Avrupalıları yeni ticaret yolları bulmaya zorladı ve coğrafi keşifler ortaya çıktı.

Bu fetih bir nevî Avrupa'nın (İngiltere'nin) Amerika kıtasını keşfinin yolunu açmıştır. Zirâ bu keşifle ticaret yolları kapanan Avrupalılar başka yollar bulmak zorundaydılar. Bu keşif buna bir vesile olmuştur.

Fetih Marşı

Yelkenler biçilecek, yelkenler dikilecek;

Dağlardan çektiriler, kalyonlar çekilecek;

Kerpetenlerle surun dişleri sökülecek

Yürü, hala ne diye oyunda oynaştasın ?

Fatih'in İstanbul’u fethettiği yaştasın.!

Sen ne geçebilirsin yardan, anadan, serden....

Senin de destanını okuyalım ezberden...

Haberin yok gibidir taşıdığın değerden...

Elde sensin, dilde sen, gönüldesin baştasın...

Fatih'in İstanbul’u fethettiği yaştasın.!

Yüzüne çarpmak gerek zamanenin fendini...

Göster: Kabaran sular nasıl yıkar bendini ?

Küçük görme, hor görme, delikanlım kendini

Şu kırık abideyi yükseltecek taştasın;

Fatih'in İstanbul’u fethettiği yaştasın.!

Bu kitaplar Fatih’tir, Selim’dir, Süleyman’dır.

Şu mihrap Sinanüddin, şu minare Sinan’dır.

Haydi artık uyuyan destanını uyandır.!

Bilmem, neden gündelik işlerle telaştasın

Kızım, sen de Fatihler doğuracak yaştasın.!

Delikanlım, işaret aldığın gün atandan

Yürüyeceksin... Millet yürüyecek arkandan !

Sana selam getirdim Ulubatlı Hasan'dan ....

Sen ki burçlara bayrak olacak kumaştasın;

Fatih'in İstanbul’u fethettiği yaştasın.!

Bırak, bozuk saatler yalan yanlış işlesin !

Çelebiler çekilip haremlerde kışlasın!

Yürü aslanım, fetih hazırlığı başlasın...

Yürü, hala ne diye kendinle savaştasın ?

Fatih'in İstanbul’u fethettiği yaştasın.

• Yeni yazıları e-posta ile almak için mail adresinizi girin:

Web Stats