Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)

Haberiniz Olsun

17 tane "nedir" etiketli yazı bulundu (sayfa 2)"nedir" tagli diger ogeler resimler , videolar

Yöneticinin Vasıfları-Ahmet Vefik Paşa

ahmet vefik paşa Ahmet Vefik Paşa (1825-1891) Sadrazamlık, Eğitim Bakanlığı, Elçilik, Valilik ve Katiplik görevlerinde bulunmuş Osmanlı Dönemi Devlet Adamıdır. Türkçe'ye, Türk tarihine ve Türk Edebiyatına önem vermiş, Türkçü ve Yenilikçi düşünce yapısı ile İdare yapımıza katkılarda bulunmuştur.

Siyaseti, Türk Milletinin menfaatlerini gözeterek yapmıştır. Dünya'da ilk defa Tahran'da Elçilik binalarına Bayrak asma adetini getirip, Elçilik sınırlarının Vatan Toprağı olduğunu ilan eden şahsiyettir.

1860 yılında Paris Büyükelçiliği görevini ifa eder iken; Fransa İmparatoru III. Napolyon tüm yabancı misyon şeflerinin önünde şöyle der : "Osmanlı İmparatorluğu çöküyor, çatırtılarını duyuyorum". Vefik Paşa ise, "Bizim Memleket buraya uzaktır. Duyduğunuz çatırtılar Fransa'ya ait olsa gerek" diye cevap verir…

Paris'te İslamiyet aleyhinde sahneye konulacak bir piyesi, resmi yönden engellemeye çalışır. Ancak Fransa İdaresi, piyesin sahnelenmesini engellemez…

Piyesin sahneye konduğu ilk gece, A. Vefik Paşa tiyatroya gider. Oyun başlamadan önce sahneye çıkar bir konuşma yaparak oyunu engeller…

Beş dil bilen bu büyük Türkçü'yü, Bursa Halkından başka hatırlayan kaldımı ?

Paşa'nın bir Yöneticinin vasıflarını tespiti ise, tüm idari görevlerde bulunanlara bir ibret vesikası, tenbihatı ve vasiyetidir.

15  M  Vasıfları :

1- MUTEBER : İtibar edilir. Güvenilir.

2- MUTEDİL  : Aşırılıklardan kaçınılmalı. Ilımlı olmalı.

3- MÜLTEZİM : İşini bir yük değil, bir gereklilik olarak görmeli.

4- MUTLİF :  Eksikleri, aksaklıkları,  telafi edici olmalı.

5- MUVAFFAK : Becerikli ve başarılı olmalı.

6- MUVAKKİT : Zamanlama konusunda dakik olmalı.

7- MUZAFFER : Başarı kazanmayı prensip edinmeli.

8- MÜCEDDİD : Statükocu olmamalı. Yeniliklere açık olmalı.

9- MÜEYYİD : Farklı fikirlere ve tekliflere açık olmalı. Değerlendirmeli.

10- MÜDEBBİR :  Hesaplayarak ve tedbirli iş yapmalı.

11- MÜTEFEKKİR : Düşünen, muhakeme eden olmalı.

12- MÜFERRİH : Rahatlatıcı ve güleryüzlü olmalı. Af etmesini bilmeli.

13- MÜLTEFİT : Taktir etmeli. "Marifetin İltifata tabi olduğunu" bilmeli.

14- MÜMEYYİZ : İyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı ayırabilmeli.

15- MÜMTAZ : Yeterli bilgiye sahip olmalı. Ancak kibirli olmamalı

Hz. Ebubekir (R.A) şöyle buyurmuştur :

" Silah korkaklarda, Para cimrilerde, İş ehli olmayanda, olursa Düzen bozulur"

Türk Çalgılarının Tarihi Gelişimi

 

kopuzeskikarakterne8 kopuzdisetkiqv5 kopuz kopuz kopus

Türk Çalgılarının Tarihi Gelişimi Türk folkloru içerisinde oldukça önemli bir yere sahip olan halk müziği ve oyunları, birçok yönü ile oldukça zengin bir yapıya sahiptir. Bu zenginlikler içerisinde gerek halk Türkülerinin gerekse halk oyunlarının ayrılmaz parçası olan halk çalgılarının önemli bir yeri vardır.

"Çalgı" kaynaklarda;

1.Müzik aygıtı, enstrüman,

2.Süpürge

3.Müzikte güzel uyumlu sesler çıkarması için yapılmış araç,  enstrüman,

4.Müzikle yapılan eğlence, müzik aracı çalma,

5.Saz takımı,

6.Saz, Türkçe çalmak fiilinden ism-i alet.

7.Çalgı deyiminin müzikle müzik aletiyle uzaktan yakından hiçbir ilgisi yoktur. Çalgı deyimi Anadolu halkının çalı süpürgesine verdiği addır. Çalmak ise hırsızlıktır.,

8.Süpürge sapı, çanak-çömlek, teneke kutu gibi herhangi bir nesne. Her ne kadar çok değişik anlamları olan "çalmak" fiilinden yapılmış "çalgı" kelimemiz, Farsça, sazın karşılığı gibi görünüyorsa da çalgı çalmak, çalgıya gitmek, çalgıcılık yapmak toplumumuz da; saz çalmak, saz meclisine gitmek, sazendelik yapmak, deyimlerinin yanında pek fazla itibar görmemiştir.

Bu açıklama ve tanımlardan yola çıkarak müzik yönünden çalgıyı(sazı) tanımlayacak olursak; müzik yapmak veya üretmek için kullanılan aletlere halkımızın verdiği genel bir isimdir denilebilir.

Türk halk çalgısından ise; fabrika imali olmayan, halkın kendi mevcut imkanları içerisinde ve basit araçlarla elde yaptığı, akustik kanunlara uymayan, standart ölçü ve kalıpları olmayan, etnografik özelliği olan çalgıları anlıyoruz.

Çalgı bilim olarak Türkçeleştirilebilecek olan, çalgıların türlerini, tarihini, yapım biçimlerini, ses genişliklerini v.b. konuları inceleyen bilim dalına ise, organoloji denir. Çalgı bilimin temeli XX.y.y. başlarında atılmıştır. Çalgılarda bulunan parçaların adlandırılarak uluslar arası birer terim haline gelmesi de bu yakın döneme rastlar. İlk çağda Çinliler ve Hintliler, orta çağda Araplar çalgıları sınıflandıran çalışmalar yapmışlardır.

Çalgıların kullanımları ve tarih içinden gelerek aldıkları yeni biçimler sosyolojik araştırmalar kapsamındadır. Arkeolojik araştırmalar çalgıların 5000 yıl önce de kullanıldığını göstermektedir. Günümüzde kullanılan hemen hemen her çalgının İsa'nın doğumundan önce de ilkel biçimleri ile bulunduğu bilinmektedir. İlk çağda kullanılan ve günümüz çalgılarının atası sayılabilecek bir çok türün imalinde deri, tahta, kemik ve kurutulmuş toprak v.b. malzemeler kullanılmıştır.

Türk çalgılarının ilk şekilleri yay ile çalınınca kopuz gibi değişik adlar alıyordu. Yay ile çalınan bu teller, parmak ile de çalınıyordu. Ancak tip ve şekil bakımından birbirlerinden fazla bir ayrılıkları yoktu. Bu sazlar, yaylı tamburlar gibi hem parmakla hem de yayla çalınan sazlardı. Ancak eski ve ilkel şekilleri daha çok kemençelerdir. Ögel bu açıklamaları ile, kopuzun hem parmakla hem de yayla çalınan aynı tür çalgı olduğunu ve bu çalgının ilk şekillerinin de yayla çalınan kemençeler olduğunu düşünmektedir.

Gazimihal ise; kopuz adının çalgı anlamında kullanıldığını, telli ve yaylı kopuzların da Asya'dan Avrupa'ya  yayıldığını belirtmektedir. Ayrıca "Yaysız saplı sazların kıdemi yaylılar merhalesinden tahminlenemeyecek kadar derindedir; mesela, oklu kopuz olan ıklığ neden sonra oksuz kopuzdan türemiş diyerek yaylı sazların daha sonra türediğini savunmakta ve Ögel ile farklı düşünceleri paylaşmaktadır.

"Türk sazlarının ataları, Dede Korkut veya ulu evliyalar ile efsanelerde adı geçen devlerden gelen!…Ağacı, yerin derinliklerine inen ulu ağaçların köklerinden çıkarılan!…Kılları, telleri, yörük atların kıllarından çekilen!…Derisi, şen ve deli taylardan yüzülen!…Burgu veya kulakları, ulu çöllerde ilahi güçle yalnız biten çalılardan tornalanan, maddelerden yapılmışlardı. Kutlu maddelerden yapılmış sazların, kutlu sesleri vardı. Türkler böyle inanmış, böyle gelmişlerdi. Bu karışık ve gürültülü dünyada, birliğin huzurun ve saadetin yolu da bu idi…

Burada da görüldüğü gibi, günümüzde özellikle alevi inancında görülen bağlamanın kutsallığı, geçmişi çok eskilere dayanan bir Türk inanışıdır.

Yay ile çalınan eski karakterdeki Türk sazları, insana biraz korku ve biraz da sihirle dolu bir duygu verir. Zaten sesi de iniltili ve genizden gelen bir mırıltı ile doludur. Herhalde en eski destanlar bu kemençeler ile çalınıyordu.

"Telli sazlar, yaylı veya yaysız olsunlar, daha çok kapalı yer sazlarıdır. Sevgi ve saygı, tanrıya yakarış, ululardan medet dilenme hep bu sazlarla anlatılır ve yapılırdı. Gazi erenlerin başından geçenler bu sazların eşliğinde söylenirdi. Saz ile söz söyleyenlerin de, dinleyenlerin de ruhlarını kaynaştırırdı. Toplumla ilgili duygular tazelenir, güçlendirilirdi. Uzak duran kişiler yakınlaştırılır, yarına daha iyi hazırlanılırdı. Sazlar ile sözü dinleyip duygulananlar arasında bir duygu birliği ve yakınlaşma doğardı. Birlik ve bütünlük içinde bir millet olma yolunda, telli sazlar bir aracı olurlardı."

Müziğin ilk insanlarda nasıl başladığını incelediğimizde her ne kadar efsaneye dayanan tarafları varsa da, gerçek olduğuna inandığımız yanları da bulunmaktadır. Esen rüzgarların, sazlıklardaki kırık kamışlara çarparak çıkarmış oldukları ıslık seslerini, onların da taklit ettikleri, üzüntülü ve sevinçli günlerinde çıkarmış oldukları seslerin ilk müzik duygularını verdikleri tahmin edilmektedir. Zamanla düşüncelerini geliştirerek kamışın veya kirişin çıkarmış olduğu sesler onların ilgisini çekmeye başlamış, avlanmak üzere kullandıkları ok ve yaylarını bir müzik aleti gibi kullanmış oldukları bilinmektedir. Avlanma yayına oku sürterek bir takım sesler çıkarmışlar ve adına "okluğ" demişlerdir. Daha sonra okluğun ucuna su kabağı ilave ederek "ıklığ"a dönüştürmüşler ve at kılından yapılan yaylar ile de çalmaya çalışmışlardır. Su kabağının üst kısmına ince deriler gerdirip sap ilave etmişler ve kiriş telleri deri üzerinden geçirmek suretiyle, sesin daha net çıkmasını sağlamışlardır. Yay ile çalınanlara ıklığ, parmak veya mızrap türünden maddelerle çalınanlarına da kopuz adını vermiş oldukları tarihi belgelerden anlaşılmaktadır. Iklığ yaylı sazların, kopuz ise mızraplı sazların atası olarak bilinmektedir.

Bu açıklamalardan; Türk çalgılarının ilk çıkışının aynı tür çalgının parmakla ve yayla(okla) çalınması ile dallara ayrılarak gelişmeye başladığı anlaşılmaktadır. Ayrıca, kopuz gövdesinin önceleri avuç içi şeklinde ağaçlardan oyularak yapıldığını ve üzerine deri gerilerek uzun yıllar çalındığını fakat XVII y.y.dan sonra deri yerine ağaç kullanıldığını da Evliya Çelebi'den öğreniyoruz.

"Türk sazlarının tel sayıları sonradan çoğalmış ve çeşitli adlar almışlardır."(Asya Türkleri çalgılarını tel sayısına göre adlandırmıştır. İki telli ve parmakla çalınanların yaygın adı dutar(İki telli) dır. Tel sayısı ikiden çok olanlar dombıra, dambıra ve tambura olarak adlandırılmıştır. Özbekler, üç telli ve kalın saplı tamburalarına setar, dört tellilere çartar, beş tellilere pençtar ve altı telli olanlara ise şeştar demişlerdir. Kazak tambura ve kopuzlarının çoğu iki telli ve kıyak adını verdikleri kemençelerdir.

Bu tür çalgılarda tel olarak ilk önceleri at kılı ve bağırsak kiriş kullanılmıştır. Daha sonraları ipek yoluna yakın bölgelerde ve kültür merkezlerinde ipek tel kullanılmaya başlanmıştır.

İngiliz kökenli kaynaklar, madeni telin 1350 yılında Avrupa'da Klavikord ve Harpsikord'da kullanıldığını yazmaktadır. Fakat, tarihçi Von Hammer Osmanlı tarihi ciltlerinin son kısmına doğru bir notunda madeni saz telini Türklerin İstanbul'a soktuğunu ve dolayısı ile Avrupalılara da tanıttıklarını kaynak göstermeden yazmıştır.

Gerek tezeneli gerekse yaylı kopuz türü çalgıların kökenlerinin Asya olduğu bilinmesine rağmen, Anadolu'da bu çalgıların daha önceden var olduğu, dolayısı ile kökenlerinin Anadolu olduğu konusunda görüşler de bulunmaktadır.

Bunlardan bazıları;

1.Iklığ adlı Türk kemençesinin asıl yurdu Anadolu'dur. Yaygın olarak Mısır'da görülüyordu. Türkistan'da bu sazın bir yurdu olarak gösteriliyordu. Eski Anadolu'da ıklık adlı kemençe daha çok ve yaygın olarak görülüyordu.

2.Terim olarak kopuz genel adı altında toplanabilen tambura tipli sazların ebedi ülkesi kısmen Anadolu'dur.

Nejat Birdoğan ise;"….bağlamanın kopuzdan türemediğine ilişkin bir sav daha var; O da bağlamanın Hitit'lere özgü kutsal bir saz olduğudur. Karkamış kabartmalarında sapından sallanan püsküle kadar bütün biçimiyle bağlama görülmektedir. Kralın önünde çalındığına göre de kutsal bir sazdır. Başka bir sav da; Mezopotamya Çalgı Müziği adlı yayıma göre, Luth, M.Ö.2000'de Sümerler ve Akatlar da yeğlenilen bir çalgı idi. Bu saz, Elamlar'da da yüzyıllar boyu kullanılmıştır. Gövde toparlak ya da yumurta biçiminde olup, sapı çoğunlukla uzun olan bu çalgının adı "üç telli" anlamına "sa-esh" dir. Çalgı Elam'da çok yaygındır ancak, kaynağının Elam olduğu söylenemez.

Çalgının çeşitli bölümlerinin oranları bu günkü bağlamanın tıpkısıdır. Karkamış harabelerinde görülen de bu çalgıdır. Bize öyle geliyor ki, Asyalı göçmen Türk, Anadolu'ya gelirken kendi kopuzunu, çöğürünü sırtına alıp getirdi. Anadolu'da Elam ve Hitit sazını gördü. Meçhul sanatçı(çalgı yapımcı) iki sazı birleştirdi. Bu günkü saz ortaya çıktı." diyerek, kaynak ta göstererek konuyu açıklamaktadır.

Aslında bu açıklamalarda da görüldüğü gibi, dikkat çekici olan; bağlamanın kopuzdan türeyip türemediğinden veya kopuz türü çalgıların kökeninden daha çok, kopuz türü çalgıların Anadolu'da da olduğu ve Anadolu kültürü ile Anadolu'ya gelen Türkler'in kaynaşmasında bu tür çalgıların önemli rol oynadığıdır.

Fakat, yukarıdaki düşüncelerden farklı düşünceler de bulunmaktadır. Bunlardan bazıları şöyledir; "Bağlamanın kökeni kopuza dayanır. Kopuz Orta Asya'dan Çin'e, Kıpçaklara, oradan da Avrupa'ya yayılmış, Hunlulardan Bizans'a geçmiş, Oğuzlarla Anadolu'ya girmiş, Selçuklularla da yerleşmiştir.

"Şimdiki bağlama cinsi çalgıların atası diyebileceğimiz kopuz, soyca uzun saplı, armut biçimi yada üç kenar gövdeli, önceleri kıl telli ve ses perdeleri yokken, Anadolu'ya gelince şöyle böyle XIV.y.y. da madeni tel takılmak ve bağırsak kirişten ses perdeleri bağlanmak suretiyle oldukça gelişkin bir şekil almıştır."

"Evliya Çelebi, Levendane bir sazdır ki hemen şeşhanenin yavrusu zannolunur." demektedir. Yine Çelebi'nin ifadesine göre Anadolu'da neslini görmediği bu saz, Bosna, Budin, Eğri ve Temeşvar gibi serhat ahalisine mahsustur.

"En eski Romen çalgılarından olan cobza(kobza) aslen bir Türk çalgısı olan kopuzun değişikliğe uğramış bir şeklidir. Kökeni Orta Asya olan bu çalgı, bir çok yerlere yayıldığı gibi Romanya'ya da çok eskiden XIV.y.y.ın ilk yarısında girmiştir." gibi düşünceler bulunmaktadır.

Bilindiği gibi, kopuz türü çalgılarda tel olarak ilk önce at kılı, daha sonra ise bağırsak kiriş kullanılmıştır. Atın ise ilk önce Türkler tarafından evcilleştirilerek binek hayvanı olarak kullanıldığı antropolojik ve arkeolojik çalışmalardan çıkarılan sonuçlardır.

Bu bulgu ve düşünceler bize; kopuz türü çalgıların Asya kökenli olduğunu ve bu çalgılarda at kılını tel olarak ilk kullananların da Türkler olduğunu göstermektedir. Ayrıca kopuzun devamı olan bağlamanın günümüzde de kutsal sayılması ve bunun çok eski bir Türk inanışı olması da bu görüşümüzü desteklemektedir. Fakat bu tür çalgıların Anadolu'da da olduğu söylenebilir.

Çünkü, gerek Anadolu'ya gerekse Anadolu üzerinden Orta Avrupa'ya kadar olan bölgelere çeşitli zamanlarda yapılan Türk göçleri ile bu tür çalgılar Anadolu'ya da taşınmış olabilir. Bu göçlerin tarihini de M.Ö.5000 yıllarına kadar dayandırmak mümkündür.Ragıp Ozan FALAY

Türklerde spor tarihi

türklerde spor Milattan Önce 3000 yıllarında Orta Asya da Türklerin yaşamında atın büyük önemi olduğunu görmekteyiz. Çocukların çok küçük yaşta at eğitimine başladığı o dönemin belgelerinde rastlanmaktadır. Bu uğraşta kadınların da yeri vardı.

Türklerin binicilikteki ustalıklarına, atla oynanan ve sportif değer taşıyan türlü oyun ve yarışlarla ulaştılar.

Günümüzde de Orta Asya ve Anadolu’nun bazı yörelerinde oynanan kaçma-kovalama nitelikli Gök-Börü, Kız-Börü ve Beyge oyunlarıyla, bir çeşit atlı hokey oyunu olan çögen ve de savaş oyunu olan attaki cirit atma oyunlarında rastlamaktayız.

GÖK-BÖRÜ : Oyunu değişen lehçelerce Kökperi, Kopkeri gibi isimler de almıştır. Bu oyunda asıl olan kesilmiş ve içi temizlenmiş bir oğlak veya hayvanı eğeri ile bacakları arasına sıkıştıran ve dört nala koşan bir atlının, kendini kovalayan atlılara sınırlanmış bir alan veya alanda bir turu tamamlayarak puan alması biçimindeydi. Oyun tek kişiler veya gruplar arasında da oynanırdı. Özbek Türklerinde bu oyunu, üzerinde, sular, hendekler ve yükseklikler bulunan bir arazide oynadığını görüyoruz.

KIZ-BÖRÜ : Evlilik törenlerinde kesilmiş hayvan, kız tarafından kaçırılır ve damat tarafı gelini kovalardı. O zaman bu oyun Kız-Börü adını alırdı.

BEYGE : Atlı oyunların bir başka şekli de düğün törenlerinde kız ve erkeğin bir mesafe içinde karşılıklı olarak Beyge (Babiga) oyunuydu. Amaç hedefe önce varmaktı.

ÇÖĞEN: Eski Türkler arasında yaygın bir oyundu. Bu oyun bugün adına Tibet dilinde top anlamına gelen Puludan alınarak Polo denilen atlı hokey oyununun ilk şeklidir. İlk defa Türkler tarafından oynandığı söylenen bu oyun, İranlılarca çevkan, Bizanslılarca da çukanyan adı ile oynanmıştır.

CİRİT : Bugün Anadolu’nun birçok yerinde oynanan atlı cirit oyunu, eski Türklerin çok sevdiği bir binicilik oyunuydu. Cesaret, algılama sürati, refleks, denge gibi emosyonel ve motorik özellikleri bünyesinde barındıran bu oyun iyi bir binicilik ve ata hakim olmayı gerektirirdi. Eski Yunan yazar ve komutanlarından Xenophon MÖ 360 yılında Binicilik Sanatı adlı eserinde, Türklerin cirit oyununa benzeyen bir mızraklı süvari oyununu halkına öğütler. Eski Romalıların yüzyıllar boyunca oynadıkları Troia oyununun da aslı cirit oyununa benzemektedir.

MIZRAK : Türkler boyu 1.5 metre uzunluğundaki ucu sivri taze servi ağacından yapılmış mızraklarla hedef tahtasını delmeyi veya sivri değnekleri toprağa saplama alıştırmaları yaparlardı.

KOŞU : Ayrıca, çeşitli sosyal etkinliklerle ilgili olarak (ölüm, doğum, düğün, sosyal yardım v.b.), bozkır atları ile 10- 14 kilometre, hatta 100 kilometrelik arazi koşuları yapılırdı.

OK ATMA : Ayrıca eski Türkler de birçok sosyal etkinlikte yine ok atma veya ok üzerine içilen antlar gözlenmektedir. Okla uzağa atma veya hedefe atma oyunları vardı. Ayrıca, at üzerinde de ok atma oyunları vardı. Bu konudaki en eski belgeler MÖ 1000 yılda Tibet bölgesinde bulunan kayalara işlenmiş fresklerdi.

Yarış amacıyla atılan okların ilki cepheden, ikincisi yandan ve üçüncüsü de hedefi geçtikten sonra geriye dönülerek atılırdı. Günümüzde Japonya da bazı dinsel törenlerde benzeri yarışmalar yapılmaktadır.

KILIÇ OYUNU : Türklerin geliştirdikleri eğri ve tek yüzlü kılıçlarla oynanan çeşitli dans ve oyunlar vardı. Bugün Türkmenistan da çeşitli kabilelerde bu dans ve oyunlar devam etmektedir.

GÜREŞ : Asya da en çok sevilen spor dallarından biri de güreşti. Çeşitli bayramlarda ve özel günlerde güreş ile ilgili şenlikler düzenlenirdi. Yapılan kazılarda çeşitli süs eşyalarının üzerine işlenmiş güreş figürlerine rastlanmaktadır. Günümüzde yağlı güreşçilerin giydiği kısbeti, İskit Türklerine ait bir kemik avadanlığın üzerine işlenen güreşçi figüründe görmek mümkündür.

KAYAK : MÖ 100 yıldaki eski Çin kaynaklarına göre Amur Bölgesinde oturan Türk  kabilesinin yaşantısı hakkında bilgi verilirken, halkın ayaklarına 15 cm genişliğinde ve 160 cm uzunluğunda  tahtalar takarak kar ve buzda ev hayvanlarını kolaylıkla avladıklarından söz edilmektedir. Bu da kayak sporunun tarihteki ilk örneklerinden biridir. Tarihçi Prof. W. Eberhard yine bu kaynaklara dayanarak eski Türklerde kayak ve kayakçılığını mevcut olduğundan söz eder. Yine MÖ 500 yıllarında  Çin halkının ayaklarında kayakla gördükleri Türkler için “tahta bacaklı, at ayaklı, benekli ala at” gibi  tanımlar kullandığı saptanmıştır. İsviçreli Prof. Hess kayak tarihini incelerken “Bütün kış karla örtülü olan Sibirya’nın kayakçılığın asıl vatanı olması tabii olduğu gibi, tarihi deliller de Sibirya’nın en kuzey noktalarında yaşayan Türk ve Moğol kavimlerine” kayağın buluşunun ait olduğunu söylemektedir.

YÜRÜYÜŞ : Eski Türklerin dinsel geleneklerine göre yaptıkları çeşitli sportif etkinlere Kırgızların çocukların doğumunda, kadınların da katıldığı 265 km lik bir mesafe üzerinden geleneksel yürüyüş yaptıkları,

ATLAMA-SIÇRAMA : Tunguzların düğün törenlerinde  107 kilometrelik yaya koşular düzenlediği, hız alarak çift ve tek ayakla uzun atladıkları,

TEPÜK : Yine Orta Asya da futbola benzeyen Tepük adıyla oynanan bir oyundan Kaşgarlı Mahmut, Divan-ı Lügat-ül Türk adlı eserinde söz etmektedir.

Osmanlılar da ise güreşten, at binmeye, ok atmadan, çevgene kadar çeşitli sportif etkinlikleri görüyoruz. netten alıntı

Kaynaklar:

1-Kahraman, Atıf:

Osmanlı Devletinde Spor.Kültür Bakanlığı Yayınları.1995.

2-Olimpik Hareket:

TMOK Yayını.s.10-12.1988

3-Osmanlıda Spor Sempozyumu:

Selçuk Üniversitesi Bed.Eğt. ve Spor YO. Yayını 1999

4-Tayga, Yunus:

Türk Spor Tarihine Genel Bakış.GSGM Yayınları. No:87 Ankara. 1990

İşte dünyanın en ucuz otomobili

 

tata_1 tata

nano Kasım'da Türkiye'de. Fiyatı ise 2 bin 500 dolar.

2 bin 500 dolarlık fiyatıyla dünyanın en ucuz otomobili unvanına sahip Hintli Tata Nano, Kasım ayında Türkiye’ye geliyor

Tata’nın Türkiye distribütörü İsotlar, Nano’yu 8 Kasım-7 Aralık tarihlerinde İstanbul’da düzenlenecek Auto Show 2008’de sergileyecek. İsotlar’ın esas sürprizi ise Nano’yu Avrupa’yla paralel olarak yani 2009 yılında Türkiye’de satışa sunacak olması.

Tata Türkiye yetkilileri, Nano’yu ilk olarak sonbaharda İstanbul’da yapılacak Auto Show’a getireceklerini, Avrupa’yla paralel olarak gelecek yıl satışa başlayabileceklerini belirtiyor. Vatan'ın haberine göre yetkililer, “Aracı Türkiye’ye 2 bin 500 dolarlık fiyata getirmek tabii ki imkansız.

Ancak vergiler yüksek diye bu rakamın 12-14 bin YTL olmayacağı da kesin” diyor.


Piramitlerin Sırrı Çözüldü

iramitler Fizikçiler ve kimyagerler, bilim gündemine bomba gibi düşecek bir açıklama yapmaya hazırlanıyorlar. Yıllardır kesme taştan yapıldığı düşünülen Giza Piramitleri’nin aslında beton dökülerek inşa edilmiş olduğu iddia ediliyor. Ama işin asıl şok edici kısmı M.Ö. 2520 yılında inşa edilen bu yapıda beton blokların nasıl kullanıldığı ve o blokların nasıl döküldüğü.

Hayatını bu işi kanıtlamaya adayan bir fizikçinin söylemi iddiaların ne denli kuvvetli olduğunu gösteriyor: “Tora ve Maadi taş ocaklarından çıkarılan taşlarla, piramitten alınan parçaları karşılaştırdık ve bazı anormallikler bulduk. İlk olarak taş ocağından çıkarmış olduğumuz taşların yapısına göre piramitte kullanılan maddenin yapısı çok daha karmaşık. Diğer taraftan kullanılan madde kimyasal reaksiyonda kristalleşmiyor. Eğer kullanılan madde sadece taş olsaydı bu durumun hiçbir açıklaması olmazdı. Akla ve bilime uygun düşen tek açıklama piramitlerin beton yardımıyla inşa edilmiş olmasıdır.”

Taşın doğal yapısında sıva var mı?

Yapılan araştırmalar sonucu blokların etrafında bir sıva maddesine de rastlandı. Bazı bilim adamları bunun taşların doğal yapısından kaynaklandığını zamanla bütün taşların etrafından bir tabakanın ayrılabileceğini iddia ediyor. Böyle bir durum biraz imkânsız gibi… Çünkü yapılan incelemelerde bu tabakanın doğada hiçbir maddede bulunmayan bir değerde magnezyum ve silisyum içerdiği ortaya çıktı. Ayrıca gelişmiş mikroskobik araştırmalar da yapılmış. Bu araştırmalarda da ortaya çıkan sonuç bu blokların betondan yapıldığını kanıtlar nitelikte. Gilles Hug adlı bilim adamı ise “Tartışmaya gerek yok! Bu maddenin katkısız taş olmadığı açık ve seçik ortada” diyecek kadar kendinden emin.

Şok edici bir başka durum ise piramitlerdeki maddelerin, mikro   bileşenlerinin belirli bir kristal yapıya sahip olmaması. Doğada  bulunan her madde böyle bir yapıya sahipken piramitlerdeki bloklarda bu tarz bir şeyin olmaması son derece düşündürücü.

Bilim adamlarının fikir birliğine varamadıkları bir başka nokta ise beton blokların piramitlerin tepe noktasında mı yoksa temelinde mi kullanıldığı sorusu. Bu görüşlerin hiçbirine katılmayan bir bilim adamı var o da Joseph Davidovits. Ona göre piramitler baştan aşağı beton bloklardan inşa edilmiş. Gerçekten de Mısırlılar uzun zaman önce yığılmış taşların imalatına başlamışlardı. Sert, betonla karıştırılan kireç taşları… Davidovits’e göre bu blokların yüzde 95’i veya yüzde 97’si doğal kireç taşı, geri kalan kısmı ise bazı birleştirici maddelerden oluşuyor.

Maddelerin birbirinden farklılığını öğrenmek için bazı kimyasal incelemeler gerekiyor. Örneğin pH değerleri, bir gramında bulunan kil miktarı gibi değerler bir taşın suni mi yoksa katkısız doğal taş mı olduğunu gösteriyor. Kimyagerler ve yerbilimciler için de bu testler yol gösterici olmuş. Davidovits’e göre bu blokların içindeki birleştirici madde kireç. Kireç zaman içinde sertleşerek karbon atomlarını bağlıyor ve bu karışımın çok sert olmasını sağlıyor. Böylece oluşturulan blokların fiziksel olarak doğal taştan pek bir farkı kalmıyor. Ancak çok detaylı kimyasal tahliller sonucu doğal taştan ayırt edilebiliniyor. Bazı bilim adamlarına göre bu blokların taştan olduğu şüphe götürmezken bazılarına göre betondan veya betonla karışık taştan oluşturulmuş. Çünkü blokların içinde  bulunan kireç tamamen suni.

Bu blokların betondan olduğunu varsayalım. Peki tonlarca bloğu nasıl taşıdılar, nasıl organize oldular? Aslında bir bakıma taştan değil de betondan yapılmış olması işleri kolaylaştırmış. Doğada  bulunan taşları birbirine uydurmak, hepsini kusursuz bir biçimde dizmek, beton yapmaktan daha zor. Ayrıca bu koca taşları başka başka yerlerden bulup piramidin yapılacağı yere taşımaktansa yakınlarda bir yerde beton yapıp hemen orada kullanmak çok daha akıllıca. Beton blokların ve diğer malzemelerin taşınmasında ise Nil Nehri’nin büyük faydası olmuş. Nil’in taşma zamanlarında hemen hemen tüm malzemeyi istedikleri yöne taşıyabilmişler. Bunun dışında piramitlerin yapımında ise tahtadan rampalar kullanılmış.

Giza Piramitleri

Keops, Kefren ve Mikerinos adlı üç büyük piramitten oluşuyor. İçlerinden Keops Piramidi dünyanın yedi harikasından biri. Giza Piramitleri’nin M.Ö 3000 yıllarında eski krallık döneminde yapıldıkları düşünülüyor. Dünyanın en büyük piramitlerinden biri olmakla birlikte onları diğerlerinden ayıran farkların başında, içlerinde yazı bulunmaması ve nasıl yapıldıklarının hala çözüme kavuşturulamamış olması geliyor.

Piramit efsaneleri

-Piramitlerin içerisinde radar ve sonar gibi cihazlar çalışmıyor.

- Kirletilmiş su birkaç gün piramidin içinde bırakıldığında kendi kendini arıtıyor.

- Bitkiler piramitlerin içerisinde daha hızlı büyüyorlar.

- Kesik, yanık, sıyrık ve yaralar piramitlerin içinde daha çabuk iyileşiyor.

- Piramit kimin adına yapıldıysa onun bulunduğu odaya yılda iki kez güneş giriyor. Bunlar firavunun doğduğu ve tahta çıktığı günler.

- Piramidin içerisinde süt, birkaç gün süreyle taze kalıyor ve sonunda bozulmadan yoğurt haline geliyor.

Adım adım Ergenekon operasyonunun analizi

    ergenekon Ümraniye'deki el bombaları örgüte uzandı

    *12 Haziran 2007'de Ümraniye Çakmak Mahallesi'nde bir gecekonduda 27 el bombası, TNT kalıpları ve fünyeler ele geçirildi.

    *Örgütlü suçlara bakmakla görevli Beşiktaş'taki İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nca başlatılan soruşturmayı İstanbul Cumhuriyet Savcısı Zekeriya Öz yürüttü.

    *Soruşturmada, emekli astsubay Oktay Yıldırım, Mehmet Demirtaş, Ali Yiğit, emekli yüzbaşı Muzaffer Tekin, emekli astsubay Mahmut Öztürk, Kuvvai Milliye Derneği Genel Başkanı Bekir Öztürk, emekli binbaşı Fikret Emek, emekli yüzbaşı Gazi Güder, Siyasi Ekonomik Sosyal Araştırmalar ve Strateji Geliştirme Merkezi (SESAR) Başkanı İsmail Yıldız, Fuat E., tutuklanarak cezaevine gönderilirken, Ayşe Asuman Özdemir, emekli binbaşı Zekeriya Öztürk, Tuğrul D. ve Oğuz Evren K. ise tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.

    *Daha sonra yapılan incelemelerde, Cumhuriyet gazetesine atılan bombaların Ümraniye'de ele geçen bombalarla aynı seriden ve türden olduğu 'Bomba İnceleme ve İmha Daire Başkanlığı' tarafından tespit edildi.

    *İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi ile Beşiktaş'taki Ağır Ceza Mahkemesi savcılığı tarafından ortaklaşa yapılan soruşturmada 'Ergenekon' örgütünün de izi bulundu.

    muzaffer tekin 2.PERDE

    KİM KİMDİR?

    *Muzaffer Tekin 1984'te ordudan atılma eski bir yüzbaşı. Danıştay tetikçisi Alparslan Arslan ile saldırı öncesinde 15 kez telefonla görüştüğü saptandı. Danıştay baskınından sonra kaçarak emekli astsubay Mahmut Öztürk'ün evinde saklandı. İntihara teşebbüs etti. JİTEM'in kurucularından Ahmet Cem Ersever, TSK'dan şeref madalyası sahibi olan Tekin'in sınıf arkadaşı. Susurluk hükümlüsü Korkut Eken ile görüşüyor. TİT kurucusu Semih Günaltay'ın yanı sıra, Vatansever Kuvvetler Güç Birliği ve Türk Mukavemet Teşkilatı ile bağları olduğu biliniyor. Susurluk'un önde gelen isimlerinden İbrahim Şahin ve Veli Küçük'le çekilmiş fotoğrafları bulundu. Tekin'e yardım eden ve Kıbrıs'ta kumarhane çatışmasında ölen Musa Çakmak da Şahin'in eski koruması. Geçen haziran ayından beri tutuklu.

    Eskişehir'de ikinci cephanelik çıktı

    *Muzaffer Tekin'in ilişkileri doğrultusunda eski binbaşı Fikret Emek'in 26 Haziran 2007'de annesine ait Eskişehir'deki evde yapılan aramada 11 kilo plastik patlayıcı ve suikast tüfeği Kanas ele geçirildi. Emek tutuklandı.

    *15 Temmuz 2007'de gazeteci yazar Ergün Poyraz operasyon kapsamında gözaltına alınarak cezaevine konuldu. Poyraz, Kara Kuvvetleri'nin istihbari yapılanmasına ait 'gizli ibareli' veriyi ifşa etmekle suçlandı.

    *Soruşturmanın genişletilmesi sonucu gözaltına alınan, eski yüzbaşı Gazi Güder, Fuat Ermiş, İsmail Yıldız, Asuman Özdemir ile son olarak da 26 Ağustos 2007'de Mete Yalazangil'de tutuklandı.

    3.PERDE

    Veli Küçük tutuklandı

    *Soruşturmanın boyutunun genişlemesi üzerine soruşturmayı yürüten cumhuriyet savcısı iki oldu. Cumhuriyet Savcısı Mehmet Ali Pekgüzel de görevlendirildi.

    *Üçüncü perde operasyonunda emekli tuğgeneral Veli Küçük, emekli kurmay albay Mehmet Fikri Karadağ, avukat Kemal Kerinçsiz, Susurluk hükümlüsü Sami Hoştan ve Sevgi Erenerol'un da aralarında bulunduğu 31 kişi 21 Ocak günü gözaltına alındı.

    *31 şüpheliden Veli Küçük, eski yüzbaşı Mehmet Zekeriya Öztürk, eski uzman çavuş Muhammed Yüce, avukat Kemal Kerinçsiz, Sami Hoştan, Sevgi Erenerol, Hüseyin Görüm, Oğuz Alpaslan Abdulkadir, Kahraman Şahin, Erol Ölmez, Erkut Ersoy ve yazar Ümit Oğuztan'ın aralarında bulunduğu 14 kişi tutuklandı.

    Kim kimdir?

    veli küçük Veli Küçük

    EMEKLİ Tuğgeneral. Susurluk skandalına adı karışan en üst rütbeli komutandı. Abdullah Çatlı ve 'Yeşil' kod adlı Mahmut Yıldırım ile ilişkisi saptandı. Küçük'ün adı milliyetçi 'Kızıl Elma' koalisyonunun organizasyonu ile tekrar duyuldu. Güneydoğu bölgesinde yüzlerce faili meçhul cinayetin faili olarak anılan JİTEM'in kurucusu. Danıştay Baskını sonrasında gözaltına alınıp bırakılan, ardından Ümraniye'de bir gecekonduda yakalanan bombalarla ilgili tutuklanan Muzaffer Tekin'le doğrudan ilişkisi var.

    Kemal Kerinçsiz

    BİR grup ülkücü avukatla birlikte kurduğu Büyük Hukukçular Birliği Genel Başkanı olarak Elif Şafak, Orhan Pamuk, Perihan Mağden, Hrant Dink gibi isimler hakkında başlattığı kampanyalarla adını duyurdu. Çok sayıda 'ulusalcı' eyleme Veli Küçük, Muzaffer Tekin gibi isimlerle birlikte katıldı. Muzaffer Tekin'in de avukatlığını yapıyordu.

    4.PERDE

    Akademisyenler ve gazeteciler gözaltında

    *21 Şubat 2008 tarihinde yapılan operasyonun bu ayağını, üniversitelerde faaliyet gösteren ve örgüte hem teorik hem de yeni eleman kazandırma desteği verdiği iddia edilen akademisyenler oluşturdu.

    İstanbul Üniversitesi Adli Tıp Enstitüsü'nden görevli Doç. Dr. Ümit Sayın ile Sakarya Üniversitesi öğretim görevlisi Prof. Dr. Emin Gürses, emekli astsubay Orhan Tunç, Özallar'ın kuyumcusu olarak ün yapan sosyete kuyumcusu Hayrettin Ertekin, gazeteci Vedat Yenerer, Noel Baba Barış Konseyi Derneği Başkanı Muammer Karabulut gözaltına alındı. Bu isimler de 25 Şubat tarihinde tutuklandı.

    Ergenekon nedir?

    "Ergenekon" olarak bilinen örgütlenme, başkana doğrudan bağlı olan dört daire komutanlığı ile iki sivil başkanlıktan oluşuyor. "Lobi" adı verilen sivil unsurların örgütlenmesini sağlayan oluşumla ilişkileri bu iki sivil sağlıyor. Örgüt, Türkiye'deki mevcut rejimin gerçek olduğuna inanıyor. "İç düşmanları" pasifize etmek, hatta ortadan kaldırmak için suikastları "kaçınılmaz" görüyor. Entelektüellere önem veriyor. Medyayı, sivil toplum kuruluşlarını (STK) kullanmanın önemine vurgu yapıyor. "Naylon terör grupları" ile naylon şirketlerin kurulması gerektiğini düşünüyor.

    İsmini Nerden Alıyor

    Amerikan ve İngilizler tarafından kontrgerilla örgütlenmesi olarak 1952'de kurulan Gladio'nun Türkiye'de kullandığı ad. CIA tarafından yönetilen ve finanse edilen Gladio 1956'da ABD ile işbirliği içinde, komünist işgale karşı gerilla savaşı için gizlice örgütlendi. Avrupa'da bu örgütlerin var olduğu ve daha sonra lağvedildiği açıklandı. Türkiye'de kontrgerilla olarak bilinen örgüt, Korgeneral Daniş Karabelen tarafından 1952 yılında Seferberlik Tetkik Kurulu adıyla kuruldu. Daha sonra bu yapı Özel Harp Dairesi adını aldı. Bu örgütün Ergenekon adını kullandığını ilk açıklayan isim Dr. Erol Mütercimler oldu. Mütercimler bu örgütün adının Ergenekon olduğunu merhum Memduh Ünlütürk'ten duyduğunu söyledi. David Gaula adlı bir CIA görevlisi tarafından yazılan ve Türkçe tercümesi Genelkurmay Basımevi tarafından basılan "Ayaklanmaları Bastırma Hareketleri Teori Pratik" başlığını taşıyan kitap "Sahra Talimatnamesi" adı altında 1965 yılında tüm askeri birliklere dağıtıldı.

    5.PERDE

    Ergenekon örgütü soruşturması kapsamında beşinci dalga operasyonunu şafak vakti gerçekleştiren polis, Ankara'da İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek'i, İstanbul'da ise eski İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Kemal Alemdaroğlu ile Cumhuriyet Gazetesi İmtiyaz Sahibi ve Başyazarı İlhan Selçuk'un da aralarında bulunduğu 13 kişiyi gözaltına aldı.

    Doğu Perinçek Ergenekon'da 5'inci dalga şafak gözaltılarıyla geldi

    İP Başkanı Doğu Perinçek Ankara'da, Cumhuriyet Gazetesi Başyazarı Selçuk İlhan ve eski İÜ Rektörü Alemdaroğlu'nun da aralarında bulunduğu 13 kişi İstanbul'da saat 04.00'te gözaltına alındı..

    Ergenekon örgütü soruşturması kapsamında beşinci dalga operasyonunu şafak vakti gerçekleştiren polis, Ankara'da İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek'i, İstanbul'da ise eski İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Kemal Alemdaroğlu ile Cumhuriyet Gazetesi İmtiyaz Sahibi ve Başyazarı İlhan Selçuk'un da aralarında bulunduğu 13 kişiyi gözaltına aldı. Aynı saatlerde Ankara ve İstanbul'da İP'nin Genel Merkezi ile İstanbul İl Başkanlığı'na eşzamanlı baskınlar düzenleyen polis, çok sayıda bilgisayar ile dosyaya el koydu. Sabah polis eşliğinde kelepçesiz olarak İstanbul'a getirilen Perinçek, ilk tepkisini "Tayyip Erdoğan'ların suçları büyüyor. Altlarında kalacaklar. Kanunsuzca gözaltına alındık" diye bağırarak gösterdi.

    18 ADRESE BASKIN

    Ergenekon soruşturmasını yürüten Cumhuriyet Savcısı Zekeriya Öz'ün önceki akşam yazılı emri üzerine Ankara ve İstanbul'da eşzamanlı olarak sabah saat 04.00'da start verilen operasyonda 18 ayrı adrese baskın düzenlendi. Baskınlarda Ankara'da Perinçek İstanbul'da ise koruması Yusuf Beşerik ile Alemdaroğlu, Selçuk, Ulusal Kanal Genel Yayın Yönetmeni Ferit İlsever, Aydınlık Genel Yayın Yönetmeni Serhan Bolluk, Ulusal Kanal Yönetim Kurulu üyesi gazeteci Adnan Akfırat, Ulusal Sanayici ve İşadamları Derneği (ÜSİAD) üyesi işadamı İbrahim Benli, Mahir Çayan Güngör, Aykut Tokak, Yusuf Tuncel, Aydın Belgin, gazeteci Ufuk Akkaya gözaltına alındı. İstanbul Emniyet Müdürlüğü'ün Vatan Caddesi'ndeki yerleşkesine götürülen 13 kişiden Akkaya serbest bırakıldı.

    SELÇUK EVİNDEN ALINDI

    83 yaşındaki Selçuk Ulus Gazeteciler Sitesi'ndeki evinden saat 04.00'da gözaltına alındı. Evinde 3 saat arama yapıldı. Ankara'da da saat 04.00'te, İşçi Partisi Genel Merkezi'ndeki odasında gözaltına alınan Perinçek'in, "Hangi yetkiyle beni alıyorsunuz?" diye sorduğu, polislerin Savcı Öz'ün yakalama kararını gösterdikleri öğrenildi. Aynı saatlerde İşçi Partisi'nin Genel Merkezi, İstanbul İl Başkanlığı ile Ulusal Kanal ve Aydınlık dergisinin merkezlerine de baskın yapıldı. Yaklaşık 100 polisin katıldığı baskında önce içeridekiler direndi. Polis, arama iznini göstererek içeri girdi. Perinçek'in odası da dahil tüm bina didik didik arandı, bilgisayar harddisk'leri ile çok sayıda dokümana el konuldu.

    SUÇLAMALAR

    İlhan Selçuk'un "örgüt üyesi olmadan, örgütün amacını bilerek yardımcı yayın yapmak"; Doğu Perinçek'in "örgütün kurucusu ve yöneticisi olmak, halkı silahlı isyana kışkırtmak, Ergenekon iç tüzük manifestosunu yazmak"; Kemal Alemdar'ın da "örgüt kurucu ve yöneticisi olmak, halkı silahlı isyana kışkırtmak" la suçlandığı öğrenildi.

    Ergenekon Çetesinin şifreleri

    Ergenekon soruşturması kapsamında son olarak Cumhuriyet Gazetesi başyazarı İlhan Selçuk ve İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek ile eski İstanbul Üniversitesi Rektörü Kemal Alemdaroğlu gözaltına alındı.

    Ergenekon soruşturması çerçevesinde dün de, Sedat Peker'den sonra, halen cezaevinde bulunan Susurluk davası hükümlüsü Yaşar Öz ile Semih Tufan Gülaltay da, savcıya 14 saat ifade vermişti.

    İstanbul Polisi, 22 Ocak'ta 2.5 yıl boyunca izini sürdüğü ve 'devlet yanlısı çete' olarak varlığı bilinen Ergenekon'a 'üçüncü dalga' operasyonuyla darbe indirmişti.

    Ümraniye'de bir gecekonduda bulunan el bombalarıyla ilgili olarak başlatılan, emekli Tuğgeneral Veli Küçük, Avukat Kemal Kerinçsiz, Türk Ortodoks Patrikhanesi Basın Sözcüsü Sevgi Erenerol ve Doçent Emin Gürses'in de aralarında bulunduğu 37 kişi tutuklanmıştı.

    Derin çetenin karıştığı iddia edilen büyük olaylar

    1 Ermeni gazeteci Dink'in öldürülmesi

    Hrant Dink 19 Ocak 2007 tarihinde öldürüldü. Katili hemen yakalandı ancak cinayetin organize olduğu ortaya çıktı.

    2 Cumhuriyet'e 3 kez bombalı saldırı

    Cumhuriyet gazetesine 5, 10 ve 11 Mayıs 2007 tarihlerinde saldırı düzenlendi. Saldırıyı yapan Danıştay zanlısı Arslan'dı.

    3 Trabzon'da İtalyan rahip öldürüldü

    Santa Maria Katolik Kilisesi'nin rahibi Andrea Santoro 5 Şubat 2006'da öldürüldü. 16 yaşındaki zanlı O.A. yakalandı.

    4 Danıştay 2'nci Dairesi'ne baskın

    17 Mayıs 2006'da Danıştay'ı basıp bir hâkimi öldürdü 4'ünü yaraladı. Muzaffer Tekin'le bağlantısı olduğu ortaya çıktı.

    DİNK CİNAYETİNDE ERGENEKON İZİ

    Ergenekon örgütüne yönelik gerçekleştirilen operasyon kapsamında yapılan teknik takip sonucu gazeteci Hrant Dink cinayetinin arkasındaki ismin tespit edildiği öne sürülmüştü.sabah

Suya hasret Ankara'da 'suda doğum' rekoru kırılıyor-Video

waterbrt suda doğum

water birth Türkiye'nin suda doğum ünitesine sahip tek devlet hastanesi olan Dr. Zekai Tahir Burak Kadın Sağlığı Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde, 2 yılda 150'yi aşkın suda doğum gerçekleşti. Türkiye'nin suda doğum rekoru kırıldığı kongrede açıklandı..

Ankara'da bulunan Dr. Zekai Tahir Burak Kadın Sağlığı Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde Türkiye'nin ilk suda doğum ünitesi kuruldu. Ankara'nın çeşitli semtlerinden hastaneye gelen anne adayları, yüzme bilmeseler bile özel havuzun içinde doğum yapıyor. Sezaryene alternatif olarak gösterilen yöntemi uygulayan doktora, doğum başına yüzde 20 pirim veriliyor.

İKİ YILDA 150 DOĞUM

Hastanede iki yılda 150'yi aşkın suda doğum gerçekleştirildi. Hastane tarafından Antalya'da düzenlenen 8. Geleneksel Eğitim Günleri'nde konuşan Başhekim Op. Dr. Leyla Mollamahmutoğlu; suda doğumu normal doğum yapmak isteyen ve ağrı kesici ilaç almadan doğum süresini kısaltma arzusunda olan anne adaylarına önerdiklerini söyledi. Türkiye'deki doğumların yüzde 40'ının sezaryenle yapıldığını belirten Mollamahmutoğlu, suda doğum ünitesini normal doğumu teşvik etmek amacıyla açtıklarını dile getirdi. Mollamahmutoğlu ile, suda doğumun detaylarını konuştuk...

ÖZEL KIYAFETLERİ VAR

* Suda doğum ne şekilde gerçekleşiyor? Nasıl uygulanıyor?

Suda doğum, doğum eyleminin 35-37 derecede sıcak suyla dolu bir havuzda gerçekleştiği alternatif bir doğum şeklidir. Doğum sırasında sıcak suyun gevşetici etkisinden yararlanılır. Anne adaylarına suda doğum yapmak için özel olarak hazırlanmış bir kıyafet giydirilir. Sıcak su, doğal sancılanma sürecini başlatmaya yardımcı olur. Doğum büyük ölçüde anne tarafından gerçekleştirilir ve anneye herhangi bir ilaç, ağrı kesici veya suni sancı verilmez. Doğum başladıktan sonra bebeğin kalp atışları ve annenin tansiyon ölçümleri yapılır. Anne adayı doğum gerçekleştikten sonra kanama kontrolü için sudan çıkarılarak normal doğum masasına alınır. Doğumdan sonra anne ve bebek küvetten alınıp tahliller yapılıyor. Bu tahlillerin amacı, su yoluyla ortaya çıkabilecek mikrobik faktörleri ortadan kaldırmak.

* Suda doğumun yüzme bilip bilmemekle ilgisi yok, değil mi?

Evinin küvetine giren herkes, suda doğum yapabilir. Yüzme bilmeyen anne adayları da bu yöntemi tercih ediyor çünkü suyun seviyesi ayağa kalktıklarında bacaklarının altında kalıyor.

* Taşradaki hastalar suda doğumu tercih ediyorlar mı?

Rahatlıkla tercih ediyorlar. Çünkü onlara yeterince eğitim veriyoruz. Bize geldikleri zaman suda doğum hakkında bilgi sahibi olmasalar bile, eğitimden sonra suda doğumu tercih ediyorlar. İnternet kullanmasını bilen kişiler bu yöntemi daha çok tercih ediyor çünkü konuyla ilgili bilgileri var. Taşradan gelen hastalarımızı ise suda doğum ekibimizde yer alan arkadaşlarımız bilgilendiriyor.

İLK SEFERDE ÖNERMEM!

* Siz de suda doğum yaptırıyor musunuz?

Evet. Zaman açısından doğum süresi uzun çünkü hastanın başından ayrılamıyorsunuz. Ancak en baştan en sona kadar doğumu siz takip ettiğiniz için daha sağlıklı bir yöntem.

* Kimler suda doğum yapamaz?

İlk kez anne olacaklarla, riskli gebelik grubundakilere önermiyoruz. İlk doğumlarda yırtıkların düzgün açılması için kontrollü kesiler açılır. Bunun su içindeyken yapılması mümkün olmadığından, suda doğumu 2. veya 3. doğumda öneriyoruz. HIV, hepatit ve aktif genital enfeksiyonu olanlar da suda doğum yapamazlar. Bebeğin ters gelmesi, çoğul gebelik, daha önce sezaryenle doğum yapılması, bebeğin 4 kilogramın üstünde olması, erken doğum, annenin astım, kalp, şeker, yüksek tansiyon gibi hastalıklarının olması, su kesesinde sorun, annenin suyunun erken gelmesi, aşırı kanamasının olması ve çok kilolu olması hallerinde de suda doğum yapılamıyor.

* Bu yöntemin avantajları neler?

Su, vücudu rahatlatan endorfin hormonunun salgılanmasını kolaylaştırarak doğum gerilimini azaltır.