Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)

Haberiniz Olsun

7 tane "kimdir" etiketli yazı bulundu "kimdir" tagli diger ogeler resimler , videolar

Osmanlı'da en yüksek maaş kimindi?

600 sene dünyayahakim olan cihan imparatoru Osmanlılarda en fazla maaşı padişah alıyorsanıyorsanız, yanılıyorsunuz. İşte bu sorunun cevabı:

 

Benjamin FranklinÖdüllü yazar Aslı Sancar, Osmanlı Devleti'nde en yüksek maaşı padişahlarındeğil Valide Sultanların aldığını söyledi. Sancar, "Valide Sultan"a,padişahın maaşının 3 katı veriliyordu" dedi."Osmanlı'da Kadının Yeri"üzerine araştırmalar yapan ünlü yazar Aslı Sancar, batının Osmanlı Kadınıhakkındaki peşin hükümlerini "Osmanlı Kadını: Efsane ve Gerçekler"isimli kitabıyla silmeyi başardı. Sancar'ın İngilizce olarak kaleme aldığıeser, Avrupa'nın en prestijli ödülü olan Benjamin Franklin'e layık görüldü.2008 yılı Tarih/Politika ve kapak tasarımı kategorilerinde ödülleri kucaklayankitap, batının Osmanlı kadını hakkında doğru bildiği yanlışları, tarihibelgelerle düzeltiyor. 

 

KAYITLARİNCELENDİ

 

Sancar şöylekonuştu; "Avrupalılar, Osmanlı kadını hakkında bilgi edinebileceği kaynakkonusunda sıkıntı yaşıyor. Batı, yıllarca Osmanlı Devleti'nin kadına 2. sınıfvatandaş muamelesi yaptığını düşündü. Kadının hapsedildiğine inandırıldılar.Kitabı okuyunca da Osmanlı'nın gözlerindeki imajının değiştiğini belirttiler.Bu beni çok mutlu etti." 

 

Osmanlı Devleti'ndekadına olağanüstü hakların verildiğini anlatan Sancar, mahkeme kayıtlarınıincelediğini belirtti. Sancar sözlerini şöyle sürdürdü; "İngiltere'de yüzyıl öncesine kadar kadının dava açma ve mal sahibi olma hakkı yoktu. Ancak eşiüzerinde mahkemeye gidebilirdi. Kendi malı varsa bile evlendiği zaman bütünhakkı eşine geçiyordu. Osmanlı'da ise kadın dava açabilir, evlilik kontratıimzalayabilir, eşinin mirasından yararlanabilirdi. Kadın, eşine verdiği parayıbile geri isteyebilirdi." 

 

ADALETLİDAĞILIM

 

Sancar, Osmanlı'dakadının hapsedildiğinin doğru olmadığının da altını çizdi. Dönemde kadınlarınçeşitli işlerde çalıştığını belirten ünlü yazar, her birinin de hakkınınverildiğini kaydetti. Sancar, sarayda çalışan işçiden padişaha kadar herkesinmaaş aldığını söyleyerek, "Ben en yüksek maaşı sultanın aldığınıdüşünüyordum. Araştırmalarım sonucunda Valide Sultan'ın maaşının oğlununmaaşından yüksek olduğunu gördüm. Hatta Valide Sultan'a, padişahın maaşının 3katının verildiği öğrendim" dedi.

 

GEÇMİŞEGÖNÜL VERDİ

 

Aslı Sancar 1944'teAmerika'da doğdu. Ohio State Üniversitesi İngiliz Edebiyatı Bölümü'nü bitirip,aynı bölümde master yaptı. 2 yıl öğretim görevlisi olarak çalıştı. Eşiyleüniversite okurken tanıştı. 1969'da Müslüman oldu. 1976'da Türkiye'ye yerleşti.1980'de Osmanlı'da Kadın ve Aile Dergisi'nde yazılar yazdı. Türkiye'de OsmanlıKadını'nın hayatını, hakkında karşılaştığı yorumların doğru olmadığınıdüşünerek araştırmaya başladı. 

• Yeni yazıları e-posta ile almak için mail adresinizi girin:

Perinçek meğer Ermeni'ymiş

Doğu PerinçekEn hızlı Türk milliyetçilerinin Yahudi asıllı MoizKohen ve Kürt kökenli Ziya Gökalp olduğu ülkemizde en büyük 'Türk ulusalcı'Doğu Perinçek de Ermeni asıllı çıktı.

Perinçek, yıllardıryaptığı provakatif eylemlerle bu ülkede yalnız Türklerin değil, Türk halkıylaayrısı gayrısı olmayan ve barış içinde yaşayan Ermenilerin de yüz karası oldu.Son sayısında kapsamlı bir Perinçek dosyasıyla okurlarının karşısına çıkan ChronicleDergisi, "fabrikatör" lakaplı provokatörün 65 yıllık karanlıkmacerasını kapağına da taşıdı.

 

Görelim"ermeni" asıllı Doğu beyimiz ulusalcılık damarlarımızı nasılkabartmış? Derginin sayfalarını hep birlikte çeviriyoruz;

 

PERİNÇEK'İN65 YILLIK MACERASI

 

"Siyasettehiçbir zaman varlık gösterecek kadar oy alamadı. TBMM'ne girmeyi başaramadı.Ama her daim etkili oldu ve bir şekilde gündeme oturmayı bildi. Hatta çoğuzaman gündem belirledi. Açıkladığı MİT raporlarıyla, 28 Şubat Dönemi'ndekiaktif tutumuyla yakın tarihimizde silinmez izler bıraktı. Dev-Genç'in genelbaşkanlığını yapacak kadar iyi sosyalistti. Şimdi ise hafızalarımızda Ulusalcıyani Nasyonal sosyalist olarak yer etti. AKP iktidarının ardından ortaya çıkanKızılelma Koalisyonu'nun en önemli isimlerindendi. Adı şimdi Ergenekon TerörÖrgütü Davası iddianamesinde, örgüt kurucuları arasında geçiyor. 

 

Doğu Perinçek,Erzincan-Eğin'den. Eğin'in de Apçağa köyünden. İddiasına göre soyu Kafkaslaradayanıyor. Eğin ve özellikle Apçağa üzerine yapılan araştırmalarda, burayaKafkaslardan gelenlere rastlanmıyor. Ermeni, Rum ve Anadolu'da yaşamış diğerhalklardan geriye kalanlar yani "yerli sekene" ve biraz da Türkleroluşturuyor Eğin ve Apçağa'nın nüfusunu. Biz isterseniz önce ansiklopedikbiyografisinden başlayalım ve sözü daha sonra Apçağa ve dede Mehmet SadıkEfendi'ye getirelim... 

 

DEV-GENÇ'İN BAŞKANIYDI 

 

Doğu Perinçek, 17Haziran 1942'de babasının askerliği sırasında doğdu. Baba Sadık Perinçekyedeksubaydı ve Gaziantep'te görev yapıyordu. İşte küçük Perinçek gözleriniGaziantep'te dünyaya açtı. İlk çocukluk yıllarını babasının yedeksubaylık veyargıçlık görevleri nedeniyle sırasıyla Gaziantep, Antakya ve Diyarbakır'dageçirdi. Beş yaşından sonra Ankara'da büyüdü. Ankara Sarar İlkokulu, AtatürkLisesi ve Bahçelievler Deneme Lisesi'nde ilk ve orta öğrenim gördü. 

 

Doğu Perinçek (5)Üniversiteyıllarında, 1962 ve 1963'te toplam on ay Almanya'da işçilik yaptı ve Almancaöğrendi. Haziran 1964'te Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. KamuHukuku (Devlet Teorisi ve Kamu Hürriyetleri) kürsüsüne asistan olarak girdi.1967 yılında Dönüşüm dergisi yazı kurulu üyesi ve başyazarı idi. Almanya'daTürk Toplumcular Ocağı kurucusu ve ilk genel başkanı olmuştu. Türkiye İşçiPartisi (TİP) üyesiydi. TİP'in Bilim Kurulu'nda görev aldı ve Güvenlik Komitesibaşkanlığı görevlerini yürüttü. TİP içindeki "Devrimci Muhalefet"hareketinin önderlerindendi. 

 

Perinçek 1968'dehukuk doktoru oldu. Doktora tezinin konusu ve ilk kitabı, Türkiye'de SiyasiPartilerin İç Düzeni ve Yasaklanması Rejimi'ydi. Aynı yıl daha sonra Dev-Gençadını alacak olan Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF) genel başkanı olmuştu. Yineaynı yılın Kasım ayında, arkadaşlarıyla birlikte Aydınlık dergisini yayınlamayabaşladı. Aydınlık'ın başlangıçtaki kurucuları Şahin Alpay, Cengiz Çandar, GünZileli, Erdoğan Güçbilmez, Vahap Erdoğdu, Atıl Ant, Münir Ramazan Aktolga veDoğu Perinçek'ti. 

 

1969 Temmuz'undaİşçi Köylü gazetesini kurdu ve başyazarı oldu. 12 Mart Muhtırası'nın ardındanbaşlayan tutuklama dalgasından Doğu Perinçek de nasibini almıştı. Tutuklanmışve yapılan yargılama sonucunda yirmi yıl hapis cezasına çarptırılmıştı.Cezasını çekerken 1974 Affı imdadına yetişti ve Doğu Perinçek serbestbırakıldı. Siyasi hayatına kaldığı yerden başlayacaktı. Bu arada hayatına birkadın, Sırma Ersanlı girecekti. 1974 yılında evlenen Doğu Perinçek'in evliliğiancak iki yıl sürebilmişti. Bu evlilikten Zeynep Perinçek doğmuştu. 

 

Doğu Perinçek (4)28 Ocak 1978'deAydınlık Davası'nın aklanmayla sonuçlanması üzerine Türkiye İşçi KöylüPartisi'nin kuruluşuna önderlik etti ve ilk genel başkanı oldu. Türkiye buyıllarda sağ-sol çatışmaları içinde kıvranıyordu. Terör şehirleri teslimalmıştı. Silahlı çatışmalar alınan tüm önlemlere rağmen engellenemiyordu. İştetam bu ortamda 12 Eylül 1980'de Türkiye'de askeri darbe oldu. Bu Perinçek'inkişisel tarihi için de çok önemliydi. Perinçek tutuklandı ve 1985 yılına kadar,tam beş sene tutuklu kaldı. Serbest bırakıldıktan iki yıl sonra, Ocak 1987'dehaftalık "2000'e Doğru" dergisini yayınlamaya başladı. Bu dergide degenel yayın yönetmeni ve başyazarlık görevlerinde bulundu. 

 

Bu defa da neredeyseiç savaş görüntüsü veren etnik çatışma yüzünden başı derde girdi. GüneydoğuAnadolu bölgesinde muhalif aydınları "te'dib" etmeye yönelikçıkartılan "Sansür Sürgün Kararnamesi"nin kurbanı oldu. 1990 yılında,Diyarbakır Cezaevi'nde üç ay tutuklu kaldı. 1991 yılında Türk Ceza Kanunu'nun141. maddesinin kaldırılmasıyla, yeniden siyasi haklarına kavuştu ve aynı yılınTemmuz ayında Sosyalist Parti'nin İkinci Büyük Kongresi'nde genel başkanlığaseçildi. Bir yıl sonra Sosyalist Parti'nin Anayasa Mahkemesi'nce kapatılmasıüzerine kurulan İşçi Partisi'nin genel başkanı oldu. Ancak Perinçek hakkında1991 seçimlerinde TRT'de yapılan Liderler Açık Oturumu'nda yaptığı konuşmanedeniyle kendisine Terörle Mücadele Yasası'nın sekizinci maddesine dayanılarakon dört ay hapis cezası verildi. Bu ceza bittiğinde tarihler 8 Ağustos 1999'ugösteriyordu. On ay, on gün Haymana Cezaevi'nde kalmıştı. Basın suçlarınıerteleyen yasayla yeniden siyasal haklarına kavuştu. 19 Ekim 1999'da toplananİşçi Partisi Olağanüstü Kongresi'nde yeniden genel başkan seçildi. Halen ŞulePerinçek'le evli olan Doğu Perinçek'in bu evlilikten üç çocuğu oldu: Kiraz,Mehmet ve Can Perinçek. 

 

Doğu Perinçek (3)ERMENİ NÜFUS TÜRKLERE YAKLAŞMIŞTI 

 

Türk siyasihayatının belki de en tartışmalı isminin hayatından satır başları böyle. Amabiz biraz geriye, Erzincan-Eğin'e, oradan da Apçağa köyüne uzanmak istiyoruz.Dedesinin babası Mehmet Sadık Efendi, 1850 tarihinde Apçağa köyünde doğdu.Apçağa, o tarihlerde Abuçeh diye anılıyordu. Özellikle yöredeki Ermeniler,Abuçeh adını kullanıyordu. Babasının adı Hacı Mehmet, anne adı ise Ayşe'ydi.Mehmet Sadık Efendi, Eğin'de (Kemaliye) belediye katipliği yaptı. Dahasonraları muhtelif yerlerde posta müdürlüğü görevlerinde bulundu. En son 1915yılında Mekke'nin posta müdürlüğü görevini yürütmüştü. Aynı tarihte ailenin birbaşka yakın akrabası da Cidde posta müdürü idi. Bu akraba, Cumhuriyet'in ilanıve sonrasında yaşanan devrimlerin ardından "Çitlioğlu" soyadınıalmıştı. Yani ailenin bir kısmı bugün Çitlioğlu soyadını kullanmakta. 

 

Doğu Perinçek'indedesi Mehmet Cemal Perinçek de, 1887'de Apçağa'da doğdu. Önce Sıbyanmektebine, ardından da Eğin Rüştiyesi'ne gitti. Buradan şehadetname (diploma)alan Mehmet Cemal Efendi, Türkçe ve Fransızca okuyup yazabilmekteydi. 1906senesinde Ankara'da Telgraf ve Posta Müdürlüğü'nde muhabere memuru olarak işebaşlamıştı. Bir süre sonra Yozgat Posta ve Telgraf Müdürlüğü'nde muhaberegörevine tayin edildi. İlerleyen yıllarda ise Refahiye'de Telgraf Müdürlüğüyaptı. 

 

Burada hem MehmetSadık Efendi, hem de Apçağa üzerinde durmakta fayda var. Bölgeyi anlamak,demografik yapısı hakkında bilgi almak için bakılacak en iyi yer ŞeriyyeSicilleri yani Mahkeme Kayıtları'dır. Osmanlı mahkeme kayıtları olan ŞeriyyeSicilleri, bize bir bölgenin sosyal, iktisadi, dini vb. hakkında ortaya çıkansorunları ve çözüm yollarını sunmaktadır. Daha doğru bir ifadeyle oradaki halkarasında meydana gelen anlaşmazlıklar hakkında mahkeme üyelerinin, şahitlerinve iddia sahiplerinin ifadeleri, görülen davada kayda geçirilir. Daha sonra bukayıtlar mahkeme tarafından saklanır. Mahkeme kayıtlarında davacının da,davalının da davaya geçmeden önce adres tespitleri yapılır. Daha sonra her ikitarafın isimleri, baba ve dede isimleri, varsa aile-sülale ünvanları kayıtaltına alınırdı. Bu bilgiler bütün mahkeme kayıtlarında mevcuttu. 

 

Bu kayıtlarabakıldığında Ondokuzuncu yüzyılın sonu ile yirminci yüzyılın başlangıcındabölgede ciddi bir Ermeni nüfus vardı. Bunların önemli bir kısmı zanaatkar veesnaftı. Ermeniler, daha çok Eğin kasabasında yerleşmişlerdi. Özellikle kasabaiçerisindeki mahallelerde pek çok Ermeni'nin ikamet ettiği, bugüne kadar gelenbelgelerden anlaşılmaktadır. Kasabada Dörtyol Ağzı Mahallesi ile SüfelaMahallesi, Ermenilerin yoğun bulunduğu mahalleler arasındaydı. Eğin'e bağlıköylerde de Ermenilerin yoğun bir surette yaşadıkları çok rahatlıklaanlaşılabilmektedir. Özellikle Gemer-gab (Kemer-gab), Apçağa ve İliç buköylerin en iyi örnekleridir. Şeriyye Sicilleri'ne göre Eğin de az da olsaRumlar da yaşamaktadır. Rumlar özellikle Vanik köyü ve çevresinde bulunmaktaydı. 

 

Doğu Perinçek (2)Apçağa, içinde çokaz Müslüman'ın yaşadığı bir Ermeni köyüydü. Şeriyye Sicillerin'de Apçağa ileilgili on mahkeme kaydından sadece bir tanesi Müslümanlara aitti. Mahkemekayıtlarının onda dokuzu Ermenilere aitti. Kısaca köyün önemli bir kısmıErmeni'ydi; ancak az da olsa Müslüman nüfusun yaşadığı kaynaklardananlaşılmaktadır. Aynı zamanda Apçağa köyü muhtarlarının ve köy ihtiyarheyetinin tamamı Ermenilerden meydana geliyordu. Nitekim Apçağa'dan mahkemeyebaşvuran bir Ermeni'nin davasına köyün "muhtar-ı evveli Kozmoz veledTebimbek" ile muhtar-ı sanisi "Hamtor veled Aleksan; ihtiyarheyetinden ise Kirkor veled Agop, Kirkor veled Artin, Karabet veledNihayet" katılmışlardı. 

 

Eğin'in bir başkaköyü, İliç de Şeriyye Sicili'ne göre Ermeni köyü olarak gözükmektedir. İliç'tenmahkemeye başvuran tek bir Müslüman'a rastlamak mümkün değildir. Köydeyaşayanların tamamı Ermeni'dir. Mahkeme kayıtlarına göre köy muhtarının adıKirkor veled Relham'dı. Bölgede az da olsa bir Rum nüfusu yaşamaktaydı. Eğin'insadece Vanik köyünde yaşayan Rumların arasında başka millet ve dinden insanyoktu. Köyden mahkemeye Rumlar dışında tek bir başvuru olmamıştı. 

 

MUHTESİP MEHMET SADIK 

 

Eğin'de yaşayanErmenilerin ortak özelliklerinden birisi de aile/sülale ünvanlarına sahipolmalarıydı. Daha şaşırtıcı olan ise bu ünvanların büyük kısmınınTürkçeisimlerden oluşmasıydı. Muratoğlu, Değirmencioğlu, Tokatlıoğlu, Keçioğlu,Bayındıroğlu, Gülümoğlu, Reisoğlu, Çilingiroğlu, Külükçüoğlu, Narlıoğlu,Sarıoğlu, Dürümoğlu, Ekreklioğlu, Dedeoğlu, Yalancıoğlu, Kasaboğlu, Çobanoğlu,Ayvazoğlu, Eskicioğlu, Hozatoğlu, Çirkinoğlu, Karagözoğlu, Şahenkoğlu,Şahinoğlu, Eskihanoğlu, Canikoğlu bu aile ya da sülale ünvanlarındanbazılarıydı. Ayrıca aidiyet olarak hangi milletten olduğu anlaşılamayan isimlerde vardı; Perinçoğlu, Kalbetoğlu, Ladifoğlu vb. Ayrıca mahkeme kayıtlarına görebazı Ermeni kadınlarının Türkçe isimler taşıdığı anlaşılmaktaydı; Sultan, Nazlı,Dudu, Zümrüt, Elmas, Meryem gibi. Ancak bunlar istisnadır. Ermeni kadınlarınınbüyük çoğunluğu kendi dillerinde, Ermenice isimler taşımaktaydı. Ermenierkeklerinin ise tamamı kendi milletlerine ait isimleri kullanmaktaydı. 

 

Perinçoğlu ünvanınınkökenini anlamak için yine Şeriyye Sicilleri'ne bakmakta fayda var. Burada adıgeçen Perinçoğullarının hepsi Ermeni kökenlidir. Örneğin, "Eğin kazasınınnefs-i kasaba mahallelerinden Arpeki sakinlerinden ve teb'a-yı devlet-i aliyyeninErmeni milletinden Parinçoğlu (Perinçoğulları) Estepan ve Haçador veled Kiforknam kimesneler erkarındaşları Ohannes veled Perinç muvacehesinde görülendava" bunlardan birisidir. Bir başka kayıtta ise Perinçoğlu Estepan'ınkaydı görülmekte; "Mamüretü'l-aziz Vilayeti'nde Eğin kazasının merkezkasabası mahallelerinden Eriği Çori Kaldırımı Mahallesi ahalisinden ve OsmanlıDevleti teb'asından ve Ermeni milletinden Perinçoğlu Estepan'ın hanesine varıpvesikada da isimleri yazılı olan kimselerin huzurunda ve meclis-i şer'-işerifte görülen davaya dair." 

 

ŞeriyyeSicilleri'nde bulunan bir başka belge ise Doğu Perinçek'in büyük dedesi MehmetSadık Efendi ile ilgili soru işaretleri oluşturdu. Çünkü Eğin doğumlu MehmetSadık, Şeriyye Sicilleri'ne göre "mühtedi" idi. Yani sonradan İslamdinini kabul etmiş, "hidayete ermiş" bir isimdi. Eğinli MühtediMehmet Sadık'ın görevi muhtesiplikti. 

 

Doğu Perinçek'inuzak geçmişinden biraz daha yakına gelelim. Burada karşımıza çıkan isim babaMehmet Sadık Perinçek olacak. Sadık Perinçek, Mehmet Cemal Perinçek'in yediçocuğundan birisiydi. Annesi de aynı köyden Rahime Behiye Hanımdı. Erzincan'ınEğin (Kemaliye) ilçesinde, 1915 yılında dünyaya geldi. İlkokulu Erzincan'ınRefahiye ilçesinde, ortaokulun iki yılını ise Giresun'da okudu. Üçüncü ve sonsınıfı Malatya'da tamamladı. 1933 yılında Sivas Lisesi'ni bitirdi. 1939-1940eğitim-öğretim yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. 

 

DARBEYİ GEREKLİ GÖRDÜ 

 

Yedeksubay olarakaskerlik yaptı. Hatay'da hakimlik stajına başladı. 1943 yılında iseDiyarbakır'a hakim olarak gönderildi. 1945-1954 yılları arasında Ankara'daYargıtay Cumhuriyet Başsavcı Yardımcısı görevinde bulundu. 1954'te görevindenayrılarak Erzincan'dan Demokrat Parti milletvekili seçildi. 1957'den 1961'ekadar avukatlık yaptı. 1961'de genel başkanlığını Ekrem Alican'ın yaptığı YeniTürkiye Partisi'nden Erzincan milletvekili seçilerek Kurucu Meclis'e girdi.Daha sonra Adalet Partisi'ne katıldı. Aynı yıl yapılan seçimde tekrar Erzincanmilletvekili seçildi. 1965 ve 1969 seçimlerinde de milletvekili oldu. MehmetSadık Perinçek, 1965 yılında Adalet Partisi genel başkan yardımcılığı görevineseçildi. Oğlu Doğu Perinçek'in adının şiddet olaylarına karışması siyasikariyerini etkiledi. Bu yüzden parti genel başkan yardımcılığı görevindenayrılmak zorunda kaldı. 

 

M. Sadık Perinçek,siyasete Demokrat Parti'den milletvekili seçilerek girse de, parti ile herkonuda aynı çizgide durmamıştı. O yüzden 1957'de ikinci defa milletvekiliolamamıştı. 27 Mayıs Darbesi'ni ise son derece olumlu karşılamış, "Çok iyioldu, başka çaresi yoktu" demişti. DP'de Adnan Menderes'ten daha çokSavunma Bakanı Ethem Menderes çizgisine yakındı. Yassıada'da yargılanan devrikbaşbakan Adnan Menderes'in avukatlığını yapması istendiğinde, bu isteği hiçdüşünmeden geri çevirmişti. Sonradan AP'ye girmişti ama Deniz Gezmiş, Hüseyinİnan ve Yusuf Aslan'ın idam kararının oylamasına katılmayarak, parti grubudışında hareket etmişti. M. Sadık Perinçek, milletvekilliğinden sonra uzunyıllar avukatlık yaptı. 

 

Türk Ceza Kanunu veBuna Ait Seçilmiş Temyiz Mahkemesi Kararları, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu veİlgili Temyiz Mahkemesi Kararları, Hususi Kanun ve Nizamnameler (arkadaşlarıylabirlikte) hazırlayıp yayınlanan, hukuk alandaki yapıtlarıdır. Ayrıca, Atatürk'ün'Eskişehir-İzmit Konuşmaları', Yusuf Akçura'nın 'Türkçülüğün Tarihi, TürkTarihinin Ana Hatları', Erzincan Valisi Ali Kemalî'nin 'Erzincan Tarihi',Ruşenî'nin 'Din Yok Milliyet Var', Jean Meslier'in 'Sağduyu', Caetano'nun'İslam Tarihi-I', İbrahim Olcaytu'nun 'Hayatım ve Şiirlerim, FolklorDefterleri-I ve II' adlı kitaplarını bugünkü dile çevirdi. Bunlar Kaynak veKalan Yayınları'nca yayımlandı. 'Atatürk'ün Bütün Eserleri'nin Danışma KuruluÜyeliği'nde bulundu. 13 Eylül 2000'de öldü. Ankara'da Cebeci'deki AsrîMezarlık'ta toprağa verildi. Doğu Perinçek'in annesi ise Malatya,Darende'dendi. Balaban (Gerimter) köyünden, Hacıoğulları ailesinden öğretmenİbrahim Olcaytu'nun kızı Lebibe Perinçek'ti. Dayısı ise daha sonratümgeneralliğe yükselecek olan Turhan Olcaytu'ydu. 

 

Doğu Perinçek'inhayatında birbirinden ilginç bağlantılar vardı. Dayısı Em. Tümg. TurhanOlcaytu, 12 Mart Muhtırası öncesinde etkin isimlerden birisiydi. Adı kurulmuşolan cuntaya verilen Em. Tümg. Cemal Madanoğlu, Perinçek'in ilk eşi SırmaErsanlı'nın eniştesiydi. Yine Doğu Perinçek'in teyze oğlu, yani kuzeni GürbüzTüfekçi'nin arası TSK mensuplarıyla çok iyiydi. Çevresi Tüfekçi'yi MİT mensubuolarak biliyordu. 

 

Doğu Perinçek (1)Doğu Perinçek'insınıf arkadaşları da oldukça önemli isimlerden oluşuyordu. 1964'te mezun olduğuAnkara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden dönem arkadaşları Mikdat Alpay ve UğurMumcu'ydu. Alpay daha sonraki yıllarda MİT Müsteşar Yardımcılığı görevine kadaryükseldi. 28 Şubat Dönemi'nde adından en fazla bahsedilen MİT görevlisiherhalde Mikdat Alpay'dı. Hukuk Fakültesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi (SBF) ileyanyana olduğundan, Perinçek'in etkinlik alanı bu okula da sıçramıştı. SBF, ogünlerde siyasi çalkantıların tam odağındaydı. Şahin Alpay, Cengiz Çandar, NuriÇolakoğlu, Ömer Madra, Cüneyt Akalın, Halil Berktay gibi o dönemin geleceğiparlak SBF ve Ortadoğu Teknik Üniversitesi asistanları, Perinçek'in etrafındatoplandı. Perinçek, 1968'de devrimci gençliğin en üst kuruluşu olan FikirKulüpleri Federasyonu (Dev-Genç) başkanlığına seçildiğinde Ankara HukukFakültesi'nde asistandı. 

 

Sosyalistliktenulusalcılığa, ateizmden Müslümanlığa savrulan bir hayatın ortasında DoğuPerinçek, Ergenekon Davası'nın en önemli zanlıları arasında... kaynak

 

 

• Yeni yazıları e-posta ile almak için mail adresinizi girin:

Turgut Reis

 

turgut-reis Turgutreis

TURGUT REİS

Büyük Türk denizcisi. Trablusgarp fâtihi. Osmanlı Devletinin Menteşe (Muğla) Sancağına bağlı Saravuloz köyünde, tahminen 1485 yılında doğdu. Veli isminde bir çiftçinin oğludur. Gençliğinde cirit, güreş, ok atmada gösterdiği ustalık ve cesâretiyle çevrede tanınıp Menteşe kıyılarından levent toplayan Hızır Reisin (Barbaros Hayreddin Paşa) adamları tarafından seçilerek, Cezayir leventleri arasına alındı. Pek çok muhârebelerde cesâret ve silâhları kullanmadaki mahâretiyle büyük kahramanlıklar gösterip, Barbarosun takdir ve teveccühünü kazandı ve reis oldu.

Barbarosun emrinde zaferden zafere koşan, devletine, dînine hizmetten başka hiçbir şey düşünmeyen bu müstesnâ kahramanın, Preveze Zaferinin kazanılmasında büyük hizmetleri görüldü. Muhârebe sırasında harp hattının gerisinde gönüllü ihtiyat filosuna kumanda etti. Harbin en şiddetli zamânında, yerinde yaptığı çevirme ile Andrea Dorianın bütün ümitlerini kırarak onu geri çekilmeye mecbur etti. Geri çekilen düşmanı tâkipte de üstün gayret ve cesâret göstererek pek çok gemiyi zaptetti.

Turgut Reis, 1540'ta Sâlih Reisle berâber Akdenizdeki korsan gemilerine karşı açtıkları mücâdele günlerinde, Korsikada gemisini yağlarken âni bir baskın yapan Andrea Dorianın oğlu Giovanni tarafından esir edildi ve forsaya vuruldu. Üç yıla yakın eziyet ve sıkıntı içinde kürek çekti. Daha sonra Cenova'ya götürülüp hapsedildi. Bunu haber alan Barbaros Hayreddin Paşa, Cenova'yı kuşatarak şöyle haber gönderdi:

Eğer Turgutumu sağ sâlim teslim etmezseniz, Ceneviz dâhil bütün köylerinizi yıkar, taş taş üstünde bırakmam!

İnanan bir kuvvetin neler yapabileceğini daha önceki tecrübeleriyle bilen Cenevizliler, derhal Turgut Reisi teslim ettiler. Turgut Reisi büyük bir sevgiyle karşılayan Barbaros Hayreddin Paşa, dönüşte yedek gemisini ona hediye etti. Zamanla filosunu büyüten Turgut Reis, Batı Akdenizde kendini kabul ettirerek Cerbe Adasına yerleşti. Akdenizde düşmana aman vermeyen gazâlarının sonucunda, Sultan Süleymân Han tarafından İstanbula dâvet edildi. Emrinde çalışan gözü pek, yiğit, kahraman silâh arkadaşlarından Kılıç Ali, Gâzi Mustafa, Hasan Reis, Kara Dayı, Kara Kadı gibi kaptanlarla birlikte, sekiz gemiyle İstanbula gelip, Sultana bağlılıklarını arz ettiler. Sultan Süleyman Han Turgut Reis'e iltifatlarda bulunup Karlıeli Sancakbeyliğini, diğerlerine de yetmişer-seksener akçe ulufeyle, fener taşıma hakkını verdi.

Turgut Reis, bundan sonra bir Osmanlı kaptanı olarak tekrar denize açıldı. İspanyollar, Cerbe Adasında kendisini baskına uğrattılarsa da bir dere yatağından, Fâtihin İstanbul kuşatmasında donanmayı Haliçe indirmesi gibi, gemilerini denize aşırıp Haçlı donanmasının ardına düştü ve büyük bir bozguna uğrattı. Malta Baskını, Manya Zaferi, Selanik limanı önündeki harple kendisini dost ve düşmana iyice tanıttı.

1548-1550 yılları arasında iki yıl Kuzey Afrika sâhillerinde, Müslümanlara yardım etti. Düşmanlarına korku verdi. Sultan Süleymân Han, Kurân-ı kerîm ile bir kılıç gönderip Trablusgarbın fethini istedi. 15 Ağustos 1551de, Malta şövalyelerinin hâkimiyetinde bulunan Trablusgarbı fethi, 1552de Andrea Doriaya karşı kazandığı Pestiye Zaferi, 1553te Korsika Adasının merkezi Bastiayı zaptı başarılarından sonra, Trablusgarb Beylerbeyliğine getirildi. Bu vazifedeyken, Kaptan-ı derya Piyale Paşa ile birlikte pek çok deniz seferine katıldı. 1560ta Andrea Dorianın oğlu Giovanninin Cerbe saldırısında, Turgut Reis'in Osmanlı donanmasının zafere ulaşmasında çok büyük gayreti görüldü. 1565te Malta Kuşatmasına katıldı. Seksen yaşını aşmış, vatan ve din sevgisinden başka hiçbir şeyi düşünmeyen Turgut Reis, kuşatmada yapılan hatâyı belirterek, büyük bir istekle savaşa katıldı. 17 Haziranda St. Elmo burcunda yapılan bir hücumda, başından yara alarak beş gün baygın yattıktan sonra, 23 Haziranda St. Elmonun fethi günü şehit oldu.

Türk denizcileri arasında, kahramanlığı, devlete hizmetiyle ayrı bir yeri olan, Barbaros Hayreddin Paşanın; Turgut benden ileridir! dediği bu deryalar hâkiminin naaşı, Trablusgarpta kendisinin yaptırdığı câminin yanındaki türbesine gömüldü. Günümüzde de türbesi, Libyalılar ve onu sevenlerin ziyaretgâhı hâlindedir.

Cumhuriyet döneminde, Doğduğu Seroz köyünün bağlı olduğu beldeye Turgut Reis adı verilmiştir. Bugün, beldenin kıyısında adını taşıyan bir gezi parkı ve bu parkın içinde Turgut Reisi bir kadırganın burnunda, kılıcıyla ufku gösterir vaziyette tasvir eden bir anıt vardır.

Dragut

Dragut , Güney Avrupalı'ların Turgut Reis'e taktığı lakaptır.

Turgut Reis'in, Akdeniz'in hıristiyan yakasına yaptığı yağma seferleriyle yarattığı korku ve dehşet; Dragon(Ejderha) ve Turgut arasındaki ses benzerliğinden yararlanarak "Dragut" kelimesinin doğmasına yol açmıştır.

Batılı kaynaklar, kendisini hala "Dragut Rais" olarak anmaktadır.

• Yeni yazıları e-posta ile almak için mail adresinizi girin:

Abdullah Gül Kimdir?

 

Hayrunisa Abdullah Gül- Hayrunisa Abdullah Gül Abdullah Gül-Necmeddin Erbakan Abdullah Gül Gençlik Abdullah Gül-1 Abdullah Gül recep tayyip erdoğan

Türkiye Cumhuriyeti'nin 11'inci cumhurbaşkanı Abdullah Gül bir Cumhuriyet Bayramı'nda Türkiye'nin çok partili demokrasiyle tanıştığı 1950'nin 29 Ekim'inde Kayseri'de doğdu.

Gül, dünyaya gözünü açtığı şehir olmanın ötesinde tüm yaşamında önemli bir yer işgal edecek Kayseri'de büyüdü, ülkenin geleceğine ilişkin ilk fikirlerini yine Kayseri'de oluşturdu.

Ahmet Hamdi Bey ve Adeviye Hanım'ın üstüne titrediği Abdullah Gül, 1973'te Milli Selamet Partisi'nden milletvekili adayı olan babası sebebiyle siyasete hiç uzak kalmadı.

Abdullah Gül, Türk siyasetine, edebiyatına, sanatına birçok isim yetiştiren Kayseri Lisesi'nden mezun oldu. Bu yıllar Gül'ün fikir dünyasının tohumlarının atıldığı dönem oldu.

Ailesinden din eğitimini alan, Kuran okumayı babasından öğrenen Abdullah Gül, lise yıllarında Necip Fazıl Kısakürek'in kitapları ile tanıştı, üniversite yıllarında da Necip Fazıl'ın yakınındaki isimlerden oldu. Gül, bugün Necip Fazıl'ın şiirlerini okurken duygularını saklayamıyor.

İstanbul'daki üniversite yıllarında Milli Türk Talebe Birliği'nin yönetiminde görev alan Abdullah Gül ve arkadaşlarının fotoğrafları sol gruplarca duvarlara asıldı, günlerce okula giremedi.

1980 öncesinin anarşi yıllarında şiddetten uzak durmaya çalışan Abdullah Gül, Hayrünnisa Hanım ile evlendiği Eylül 1980'de cezaevi ile tanıştı. Evlendiklerinin ilk haftasında Gül Metris Askeri Cezaevi'nin yolunu tuttu.

Suudi Arabistan yılları

Suudi Arabistan'ın Cidde kentindeki İslam Kalkınma Bankası'nda 10 yıla yakın görev yapan Gül, oğlu Ahmet Münir'in sünneti için geldiği Kayseri'de siyasete atıldı. Azmi Ateş, Recep Tayyip Erdoğan gibi arkadaşlarının ısrarı ile Kayseri 1'inci sıradan milletvekili adayı olan Gül 1991'de Meclis'e giren 38 Refah Partisi milletvekilinden biri oldu.

Kısa sürede Necmettin Erbakan'ın kurmaylarından olan ve Refah Partisi'ni dünyaya anlatma görevini üstlenen Gül, 1995 seçimlerinde birinci gelen Refah Partisi'nde bu sefer bakanlık koltuğuna oturdu.

AB muhaliflerinden biriydi

Avrupa Birliği'ne yaptığı güçlü muhalefet ile öne çıkan Gül, gölge Dışişleri Bakanı gibi çalıştı. Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi'nde de uzun yıllar Türkiye'yi temsil eden Abdullah Gül böylece İslam dünyası ile geliştirdiği yakınlığı bu sefer Avrupa ülkeleri ile kurdu.

28 Şubat'ta partisinin kapatılmasına direnen Gül, 28 Şubat'ın ardından hem Fazilet Partisi ile bir yol ayrımına gelir hem de 30 yıllık "milli görüş" çizgisinin bölünmesinin sembol ismi oldu.

Gül, 14 Mayıs 2000 tarihinde yapılan Fazilet Partisi 1'inci Olağan Genel Kurulu'nda ilk kez Erbakan'a rağmen genel başkanlığa adaylığını koydu. Seçim sonuçları kazananın Kutan olduğunu ilan etse de 633 oy olan Recai Kutan'ın karşısında 521 oyla Abdullah Gül seçimin asıl galibiydi.

Recep Tayyip Erdoğan ile Adalet ve Kalkınma Partisi'nin iki omurgasından birini oluşturan Gül, 3 Kasım 2002 seçimlerinde Erdoğan siyaset yasağı yüzünden Meclis'e giremeyince Türkiye Cumhuriyeti'nin 58'inci hükümetini kurmakla görevlendirildi.

4 aylık başbakanlık dönemi

4 aylık başbakanlığında Irak Savaşı'nı engellemeye çalışan Gül, 1 Mart 2003'te Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde oylanan, "Amerikan askerlerinin Türkiye üzerinden Irak'a girmesi"ni talep eden hükümet tezkeresinin reddinde de önemli rol oynadı.

Erdoğan'ın açık çağrısına rağmen, Başbakan olarak Gül'ün tezkereye güçlü bir şekilde sahip çıkmaması milletvekillerinin tezkere karşısında oy kullanmasının önünü açtı.

9 Mart 2003'te Siirt'te yapılan seçimlerde Recep Tayyip Erdoğan'ın milletvekili seçilmesi üzerine Gül 11 Mart'ta hükümetinin istifasını Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'e verdi. Gül, Erdoğan'ın başbakanlığındaki 59'uncu hükümette Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı oldu.

Annan Planı'na açık destek verdi

Dış politikada Avrupa Birliği'nden Kıbrıs'a, Irak'tan İran'a kadar birçok konuda kritik kararlar alması gereken 59'uncu hükümetin Dışişleri Bakanı Gül yoğun bir dönem geçirdi.

Abdullah Gül ve AK Parti hükümeti Kıbrıs konusunda 20 yıllık devlet politikasını terk ederek son noktada Türk askerinin Ada'dan çekilmesini de içeren ama Kuzey Kıbrıs'ı, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin kurucu devleti olarak tanıyan Annan Planı'na açık destek verdi. Bu süreçte başta KKTC'nin kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş olmak üzere Türkiye içinde de birçok kesimle mücadele etmek zorunda kaldı.

Gül ve hükümetinin en başarılı olduğu alan ise bir dönem şiddetle karşı çıktıkları Avrupa Birliği üyelik sürecinde yaşandı. 10 reform paketini arka arkaya Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne getiren ve Kürtçe yayın başta olmak üzere birçok tabuyu yıkan Gül'ün dışişleri bakanlığı döneminde Türkiye, Avrupa Birliği ile müzakerelere başladı, birliğin dış kapısından üyelik için bekleme salonuna geçildi.

Cumhurbaşkanlığı seçimine doğru...

Cumhurbaşkanlığı seçimi yaklaştıkça da Abdullah Gül'ün ismi Çankaya ya da başbakanlık için muhtemel adaylar arasında sayılmaya başlandı. Senaryolara göre Erdoğan Köşk'e çıkarsa başbakanlık koltuğuna Gül'den başka bir alternatif yoktu.

Eğer Erdoğan Çankaya'ya çıkmazsa bu sefer Köşk'ü emanet edebileceği tek isim de 4 yıl önce başbakanlık koltuğunu tereddüt etmeden kendisine bırakan yol arkadaşı Abdullah Gül idi. Ancak her ikisinin eşinin de başlarının kapalı olması, Gül ve Erdoğan'ın muhafazakar bir geçmişten gelmeleri toplumun bazı kesimlerinde endişelere yol açtı. 

Gül için Köşk süreci 24 Nisan'da başladı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan uzun süre bir sır gibi sakladığı Köşk adayını AK Parti grubunda açıkladı. Ancak 27 Nisan'daki Cumhurbaşkanlığı oylamasına anamuhalefet CHP, Anavatan Partisi ve DYP girmedi.

Aynı günün gece yarısı Genelkurmay Başkanlığı cumhurbaşkanlığı seçim süreci ve Gül'ün adaylığına ilişkin görüşlerini internet sitesine koyduğu açıklamayla kamuoyuna duyurdu:

"Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde öne çıkan sorun, laikliğin tartışılması konusuna odaklanmış durumdadır. Bu durum, Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından endişe ile izlenmektedir. Unutulmamalıdır ki, Türk Silahlı Kuvvetleri bu tartışmalarda taraftır ve laikliğin kesin savunucusudur."

Bu açıklama olayların yönünü değiştirdi. Anayasa Mahkemesi oylamalarda 367 vekil hazır olmadığı için seçimleri iptal etti.

Türkiye beklemediği şekilde 22 Temmuz'da genel seçimlere gitti. Meydanlarda "kendisine yapılan"ı halka şikayet eden Gül, adaylıktan çekildiğini söylemedi. Seçim sonuçlarının ardından yaptığı ilk açıklamada da, "Meydanların mesajını görmezden gelemem" diyerek adaylığının sürdüğü mesajını verdi.

Gül'ün bu mesajının ardından AK Parti yine kendi içine kapandı. Yapılan değerlendirmeler sonunda partiden Abdullah Gül dışında aday çıkmadı.

TBMM Genel Kurulu'nda bugün yapılan 3'üncü tur oylamada 339 oy olan AK Parti Kayseri Milletvekili, Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül, Türkiye Cumhuriyeti'nin 11'inci Cumhurbaşkanı seçildi.

Bugüne kadar yurtdışında eşi ile birlikte birçok resmi toplantıya katılan ancak Türkiye'de türbana kamusal alan yasağı nedeniyle protokolde kendine yer bulamayan Hayrunnisa Gül ise şimdi Çankaya Köşkü'nün yeni ev sahibesi.

Hep kameralardan uzak durmaya çalışan ve özel hayatları ile neredeyse hiç gündeme gelmeyen Gül ailesi yeni bir kriz çıkmaz, olağanüstü bir gelişme yaşanmazsa Çankaya Köşkü'nün bundan sonraki ev sahibi olacak.

Ahmet Münir, Kübra, Mehmet Emre adlarında 3 çocuğu bulunan Gül, İngilizce ve Arapça biliyor.

• Yeni yazıları e-posta ile almak için mail adresinizi girin:

Yöneticinin Vasıfları-Ahmet Vefik Paşa

ahmet vefik paşa Ahmet Vefik Paşa (1825-1891) Sadrazamlık, Eğitim Bakanlığı, Elçilik, Valilik ve Katiplik görevlerinde bulunmuş Osmanlı Dönemi Devlet Adamıdır. Türkçe'ye, Türk tarihine ve Türk Edebiyatına önem vermiş, Türkçü ve Yenilikçi düşünce yapısı ile İdare yapımıza katkılarda bulunmuştur.

Siyaseti, Türk Milletinin menfaatlerini gözeterek yapmıştır. Dünya'da ilk defa Tahran'da Elçilik binalarına Bayrak asma adetini getirip, Elçilik sınırlarının Vatan Toprağı olduğunu ilan eden şahsiyettir.

1860 yılında Paris Büyükelçiliği görevini ifa eder iken; Fransa İmparatoru III. Napolyon tüm yabancı misyon şeflerinin önünde şöyle der : "Osmanlı İmparatorluğu çöküyor, çatırtılarını duyuyorum". Vefik Paşa ise, "Bizim Memleket buraya uzaktır. Duyduğunuz çatırtılar Fransa'ya ait olsa gerek" diye cevap verir…

Paris'te İslamiyet aleyhinde sahneye konulacak bir piyesi, resmi yönden engellemeye çalışır. Ancak Fransa İdaresi, piyesin sahnelenmesini engellemez…

Piyesin sahneye konduğu ilk gece, A. Vefik Paşa tiyatroya gider. Oyun başlamadan önce sahneye çıkar bir konuşma yaparak oyunu engeller…

Beş dil bilen bu büyük Türkçü'yü, Bursa Halkından başka hatırlayan kaldımı ?

Paşa'nın bir Yöneticinin vasıflarını tespiti ise, tüm idari görevlerde bulunanlara bir ibret vesikası, tenbihatı ve vasiyetidir.

15  M  Vasıfları :

1- MUTEBER : İtibar edilir. Güvenilir.

2- MUTEDİL  : Aşırılıklardan kaçınılmalı. Ilımlı olmalı.

3- MÜLTEZİM : İşini bir yük değil, bir gereklilik olarak görmeli.

4- MUTLİF :  Eksikleri, aksaklıkları,  telafi edici olmalı.

5- MUVAFFAK : Becerikli ve başarılı olmalı.

6- MUVAKKİT : Zamanlama konusunda dakik olmalı.

7- MUZAFFER : Başarı kazanmayı prensip edinmeli.

8- MÜCEDDİD : Statükocu olmamalı. Yeniliklere açık olmalı.

9- MÜEYYİD : Farklı fikirlere ve tekliflere açık olmalı. Değerlendirmeli.

10- MÜDEBBİR :  Hesaplayarak ve tedbirli iş yapmalı.

11- MÜTEFEKKİR : Düşünen, muhakeme eden olmalı.

12- MÜFERRİH : Rahatlatıcı ve güleryüzlü olmalı. Af etmesini bilmeli.

13- MÜLTEFİT : Taktir etmeli. "Marifetin İltifata tabi olduğunu" bilmeli.

14- MÜMEYYİZ : İyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı ayırabilmeli.

15- MÜMTAZ : Yeterli bilgiye sahip olmalı. Ancak kibirli olmamalı

Hz. Ebubekir (R.A) şöyle buyurmuştur :

" Silah korkaklarda, Para cimrilerde, İş ehli olmayanda, olursa Düzen bozulur"

• Yeni yazıları e-posta ile almak için mail adresinizi girin:

İstiklal Marşının Kabulü (12 Mart 1921)

mehmetakif ve torunu mehmet akif ersoy (1) mehmet akif ersoy

mehmet akif ersoy (2) İstiklal Marşı, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin milli marşıdır.Sözleri Mehmet Akif Ersoy’un bestesi Osman Zeki Üngör’ündür. 12 Mart 1921′de TBMM tarafından Türkiye Cumhuriyeti’nin, Milli Marşı olarak kabul edildi.İstiklal Harbi’nin en heyecanlı günlerinde toplumu bir araya getirici ve ortak duygularını canlandırıcı bir milli marş gereksinimini gidermek amacıyla Maarif Vekaleti, 1921′de bir güfte yarışması düzenledi. Bu yarışmaya 724 şiir katıldı. Kazanan güfteye para ödülü konduğu için önce yarışmaya katılmak istemeyen Mehmet Akif, Maarif Vekili Hamdullah Suphi’nin ısrarı üzerine Kahraman Ordumuza adadığı şiirini yarışmaya soktu. TBMM’nin 12 Mart 1921 tarihli oturumunda Mehmet Akif’in şiiri milli marş olarak kabul edildi.

Şiirin bestelenmesi için açılan ikinci yarışmaya 24 besteci katıldı. 1924 yılında Ankara’da toplanan seçici kurul, Ali Rıfat Çağatay’ın bestesini kabul etti. Bu beste 1930 yılına kadar çalındıysa da 1930′da değiştirilerek Cumhurbaşkanlığı Orkestrası Şefi Zeki Üngör’ün 1922′de hazırladığı bugünkü beste yürürlüğe kondu.

Marşın armonileşmesini Edgar Manas, bando düzenlemesini İhsan Servet Künçer yaptı.

Şiir 9 dörtlük ve 1 beşlikten oluşur.

İlk iki dörtlük İstiklal Marşı’nın güftesi olarak söylenir.

Mehmet Akif Ersoy ve İstiklal marşı

Mehmed Âkif 1873 yılında Fatih Sarıgüzel’deki evlerinde dünyaya gelmiştir. Babası Mehmed Tahir Efendi, medrese tahsili görmüş ve Fatih camiinde ders okutan âlim ve ehl-i tarik bir zât idi. Annesi Emine Şerife hanım da temiz, iffetli ve âbid bir bayandı. Genç yaşta kocasını kaybedince Mehmed Tahir Efendi ile evlenmiş, bu izdivaçtan 1290 (miladî 1873) yılında doğan çocuğa Tahir Efendi ebced hesabına göre 1290 eden “Rağîf” ismini koymuştur. Fakat “Rağîf” isminin telaffuzu zor olduğu için bu isim unutulmuş, onun yerine “Âkif” ismi kâim olmuştur.

Âkif’in ilk hocası, babası Tahir Efendi’dir. Tahir Efendi, daha Âkif okula başlamadan, camiye gelip giderken yolda oğluna temel dînî bilgileri öğretmiştir. Âkif, o günlerde kardeşi Nuriye ile camiye gidişlerini ve babası namaza durduğunda cami içerisinde kardeşi ile koşuşmalarını, bu tatlı yaramazlıklarını Safahat’ta anlatır. Âkif okul çağına gelince annesi medreseye, babası ise mahalle mektebine göndermeyi ister. Tahir Efendi medresede öğreneceği dersleri ona ben ayrıca öğretirim diyerek Âkif’i mahalle mektebine gönderir. Âkif bir taraftan mektep derslerini diğer taraftan babasından medrese derslerini okur. İşte Âkif’in mükemmel Arapça’sında en büyük pay babasına aittir. Mektepte de Fransızca’yı öğrenmiştir. Diğer taraftan Âkif, Fatih camiinde Esad Dede tarafından okutulan Sadi’nin Gülistanı ile Mevlana’nın Mesnevisini daha küçük yaşlardan itibaren zevk ve ilgi ile takip edip bu vesileyle de Farsça’yı öğrenir.

Mehmed Âkif, rüştiyeyi (ortaokulu) bitirince mülkiyenin idadi (lise) kısmına kaydoldu. O zamanlar rüştiyeden mülkiyeye öğrenci alınıyordu. Fakat Âkif mülkiyenin âli (yüksek-üniversite) kısmına geçtiği sene amansız bir hastalığa yakalanan babası vefat etti. Âilenin tüm mesuliyeti ve geçimi Mehmed Âkif’in omuzlarındaydı. Henüz babasının mâtemi soğumadan Sarıgüzel’deki evleri yandı. Üst üste gelen müsîbetler neticesinde Âkif, o zamanlar mezunlarının pek iş bulamadığı mülkiyeyi bırakıp, memuriyete daha kolay atanırım düşüncesiyle yeni açılmış olan baytar mektebine geçti. İlk şiirlerini baytar mektebinde okurken yazdı. Yüksek tahsilini birincilikle tamamlayan Âkif, Ziraat Nezaretine (Tarım Bakanlığına) bağlı Umur-ı Baytariye şubesinde memuriyete başladı. Bir müddet sonra umur-ı baytariye müdür muavini oldu. Bu memuriyeti boyunca Âkif, bulaşıcı hayvan hastalıkları dolayısıyla Anadolu’nun, Rumeli’nin ve Arabistan’ın pek çok yerlerini gezmiş, memleketi daha iyi tanımış, Anadolu insanının dertlerini, sıkıntılarını bizzat müşahede etmişti. Mehmed Âkif kadar halkın içinde olan ve onların dertlerini bilen bir ikinci şair gösterilemez. Sezai Karakoç’un ifadesiyle o hem şiiri halkın içine hem halkı şiirin içine mükemmel şekilde sokmayı başarmıştır. Cami cami vaaz eden, camide, insanların arasından insanlara seslenen Âkif’in şiirleri halk tarafından benimsenmiştir. Onun şiirleri hâlâ halkın içinde, minberlerde, kürsülerde okunmaktadır.

Umur-ı baytariyedeki müdürü Abdullah Efendi’nin haksız yere görevden alınması üzerine Âkif, bu haksızlığa dayanamayıp buradaki vazifesinden istifa eder. Yüksek Ziraat Fakültesi, sonra da Darülfunun’da (üniversitede) Edebiyat öğretmenliği yapar. Harp yıllarında “teşkilât-ı mahsûsa” nın bir üyesi olur. Bu vesileyle Balkan harpleri ve I. Dünya harbi yıllarında çeşitli İslam ülkelerini gezerek emperyalist devletlerin tuzaklarına düşülmemesi hususunda müslüman halkları uyarır. Onun bu uyarısı güzel neticeler verir. Bu başarılarından dolayı Darül Hikmetil İslamiye başkatipliğine atanır. O yıllarda Milli Mücadele başlar. Âkif, Sebilü’r-reşat’taki yazılarında Milli Mücadele’yi destekler, halkı Milli Mücadele bayrağı altında toplanmaya çağırır. Bu istikamette Balıkesir’de yapmış olduğu bir vaazdan ve bu vaazı Sebilü’r-reşat’ta yayınladıktan sonra Darül Hikme’deki azalık vazifesinden azledilir.

6 Şubat 1920 günü subay görünümlü sivil birisi Mehmed Âkif’i Çengelköy’deki evinde ziyaret eder. Âkif, Ankara’daki meclis tarafından, Milli Mücadele’ye Ankara’da devam etmek üzere davet edilmiştir. 10 Şubat günü sabah namazından sonra ailesi ile vedalaşan Âkif, Üsküdar Özbekler tekkesine ulaşır. Tekkenin şeyhi Ata Efendi pek çok milli mücadele kahramanı gibi Âkif’i de gizlice Anadolu’ya kaçırır. Gece yarısı Karacaahmet mevkiinde Ali Şükrü Bey ile buluşan Âkif Ankara yollarına düşer. 

Ankara’da Hacı Bayram camiinde vaazlar vererek halkı Milli Mücadele’ye desteğe çağıran Âkif, Konya’ya giderek oradaki Milli Mücadele aleyhindeki havayı yumuşatarak Konya halkını Milli Mücadelenin ehemmiyetine ikna eder. Kastamonu’da 1 ay kalan Âkif’in burada vermiş olduğu vaazlar bu hassas bölgedeki halk üzerinde çok müessir olmuştur. Bu vaazlar Sebilü’r-reşat dergisinde de yayımlanmış, çoğaltılarak Anadolu’nun pek çok yerine dağıtılmıştır. Akif, kendisi de bizzat pek çok Anadolu şehrine gidip Milli Mücadelenin önemini anlatmıştır. Hasılı Milli Mücadelenin manevi cephesinde Âkif,  takdire şayan bir mücadele vermiştir. 

Ankara’ya gelen Âkif, burada Taceddin dergahında ikamet etmeye başlamıştır. İlk Meclise “İslam Şairi” unvanıyla, Burdur mebusu olarak girmiştir. Bu sıralarda meclisin Maarif Nazırı (Milli Eğitim Bakanı) Dr. Rıza Nur idi. İsmet İnönü’nün teklifi üzerine Maarif Nezareti İstiklâl şiiri için yarışma açmaya karar verdi. Yurdun dört bir yanına bu yarışma ilan edildi. Beste yarışması ise sonra açılacaktı. Birinci gelecek güfteye 500 Lira ödül verilecekti.

Yarışmaya ilgi bir hayli fazlaydı. Memleketin dört bir yanından toplam 724 şiir gelmişti. Fakat Rıza Nur’un yerine Maarif Nazırı olan Hamdullah Suphi Bey, gelen şiirlerin hiçbirisini beğenmemişti. Gelen şiirlerin hiçbirisi İstiklâl ruhunu yansıtmıyordu. Hamdullah Suphi Bey’e göre bu şiiri yazsa yazsa Çanakkale şehitlerine o muhteşem türbeyi diken Mehmed Âkif yazabilirdi. Onun kadar hiçbir şair vatan için ağlayamamıştı. Fakat Âkif, kazanana 500 liralık ödül olduğu için yarışmaya katılmıyordu. Âkif’e göre manevî hizmetlere maddî bedel, maddî menfaat asla bulaştırılmamalıydı. Hamdullah Suphi Bey, Âkif’in yakın dostu Hasan Basri Bey’in yanına gitti. Âkif’i İstiklâl şiiri yazma hususunda ikna etmesini istedi. 

O gün mecliste Âkif’in yanına oturan Hasan Basri Bey, mahsustan bir şeyler karalamaya başladı. Âkif merak ederek ne yazdığını sordu. Hasan Basri Bey İstiklâl şiiri yazdığını söyleyince Âkif şaşırdı. Zira Hasan Basri Beyin şairliği yoktu. Âkif, gelen şiirlerin durumunu sorunca Hasan Basri Bey, hiçbirisinin istiklâl ruhunu yansıtmadığını, artık böyle bir şiiri yazmanın tarihi bir vazife olduğunu ve bunu ancak Âkif’in yazabileceğini kendisine söyledi. Âkif’in, “Fakat bu yarışmanın sonunda ödül var. Bu yaştan sonra ihsan için yarışamam” demesi üzerine Basri Bey ödülü bir hayır kurumuna verebileceğini söyleyerek Âkif’i ikna etti. Tarih 5 Şubat 1921. Ve şiirin 7 Şubata kadar tamamlanıp meclise teslim edilmesi gerekiyor. Bu 48 saatlik süre içerisinde Âkif öyle bir vecd ve istiğrak ile istiklâl şiirini yazmaya yoğunlaşmıştı ki mecliste iken konuşmaları duyamaz olmuştu. Yolda yürürken, Taceddin Dergahında kalırken hep bu şiiri düşünür olmuştu. Hatta geceleyin dergahta yatarken ansızın aklına “Ben ezelden beridir….” dörtlüğü gelmiş, hemen yataktan fırlamış, kağıt kalem bulamayınca bu dörtlüğü dergahın duvarına kazımıştı. Âkif, o muhteşem imanını, İstiklâl şiirine aksettirmişti. O günlerde ülkemiz işgal altında idi. Hatta meclisin Ankara’dan Kayseri’ye nakledilmesi görüşülüyordu. Âkif bu fikre şiddetle karşı çıkanlardandı. İşte pek çok kimsenin ümidini kaybettiği günlerde Âkif’in zafere inancı kesindi. Bu yüzden İstiklâl şiirine, “Korkma!” hitabı ile başlamış ve sancağın (bayrağın) asla yok edilemeyeceğini, Türk milletinin hür yaşadığını hür yaşayacağını çok veciz surette ifade etmiştir. Bütün şiirlerini bir kompozisyon yazar gibi plan dahilinde yazan Âkif, İstiklâl marşının giriş mahiyetindeki ilk iki kıtasında bayrağımıza seslenmiş, gelişme mahiyetindeki 3-9. kıtalarında, Türk milletinin ve bu vatanın özelliklerini, bu vatanı düşmana asla çiğnetmememiz gerektiğini, bu uğurda ölümün bile çok yüce bir paye olduğunu işlemiştir. Sonuç bölümü diyebileceğimiz 10. kıtada ise zafere ve hürriyete kesin inanan Âkif, artık bayrağa dökülen kanları helal etmektedir. Âkif, yüreğinde hissettiği istiklâl sevdasını ve istiklâle olan inancını bu şiirde dile getirmiştir. İstiklâl ruhunu mükemmel bir şekilde aksettiren bu şiiri Akif, kahraman ordumuza ithaf etmiştir.

Akif, yazmış olduğu şiiri 7 Şubat’ta meclise teslim etmiştir. Mart ayında yeni dönemi açılan meclisin en önemli gündem maddelerinden birisi de istiklâl şiirinin seçimi idi. 17 Şubatta Sebilü’r-reşat’ta, 21 Şubatta ise Kastamonu’da çıkan Açıksöz gazetesinde yayımlanan Mehmed Âkif’e ait İstiklâl şiirini milletvekilleri önceden görmüşler ve çok beğenmişlerdi. Meclisin 12 Mart 1921 yılında yapılan oturumunda İstiklâl şiiri seçilecekti. İnceleme komisyonu Âkif’in şiiri de dahil olmak üzere 7 adet şiiri seçmişti. İstiklâl şiiri bunlar arasından seçilecekti. Oturum başlayınca Âkif sessizce ortalardan kayboldu. Oylamada İstiklâl marşı ekseriyeti azîme ile (ezici çoğunlukla) İstiklâl şiiri olarak kabul edildi. Hamdullah Suphi Bey’in gür ve tok sesi ile okunan şiir sürekli alkışlarla kesildi. O gün meclisin ısrarlı isteği sebebiyle Hamdullah Suphi Bey şiiri 4-5 kez kürsüden okudu. İstiklâl ruhunu en iyi yansıtan ve mükemmel bir şiir kalitesi olan İstiklâl Marşı, TBMM tarihinde çok az oylamada görülmüş olan “ekseriyet-i azîme” ile kabul edilmişti.

Mehmed Âkif, 500 liralık ödülü, kendisi maddî sıkıntıda olmasına rağmen, bir kuruşuna dokunmadan olduğu gibi Darü’l Mesaî isimli hayır kurumuna bağışladı. Bu kurum kimsesiz kadınlara ve çocuklara dikiş-nakış, örme vb. öğretip onların el emeği ile geçinmelerini temin etmekteydi. Bu günlerde Âkif’in sırtında paltosu bile yoktu. Ona, “Bu ödülün içinden hiç değilse bir palto parası alsaydın diyen” bir dostuna küsen Âkif onunla 2 ay konuşmamıştı.

Âkif’in inancı gerçek olmuş ve İstiklâl mücadelesi kazanılmıştı. Fakat ülke idaresini eline alan kadro, yönünü Batıya dönmüş ve İslamî değerleri tırpanlamaya başlamıştı. Savaşın en zor anlarında bile İslam birliğinin gerçekleşeceğine inanan, ümidini asla yitirmeyen Âkif bu vaziyeti görünce çok üzüldü. Ümidini kaybetmeye başladı. Abbas Halim Paşa’nın daveti üzerine Mısır’a gitti. Orada Ezher Üniversitesinde Türk Dili ve Edebiyatı dersleri vermeye başladı. İlk yıllarda yaz aylarında İstanbul’a gelen Âkif sonraları yazları da gelemez olmuştur.

Dönemin Diyanet İşleri başkanlığı İslam’ın ana kaynağı olan Kuran ve hadis üzerine ciddi ve ilmî bir çalışma başlatmıştı. Kuran’ın tercümesi, tefsiri ve Buharî hadisleri üzerinde çalışılacaktı. Tefsir vazifesi Elmalılı Hamdi Yazır’a, Buharî ve Tecrid-i Sarih tercümesini hazırlamak Babanzâde Ahmed Naim Efendi’ye verildi. Tercüme için de Âkif’e başvurdular. Fakat o Kuran’ın tercüme edilemeyeceğini ifade etmesi üzerine meal hazırlama hususunda Âkif’i ikna ettiler. Hatta bu iş için avans da verdiler. Âkif, Mısır’da iken Kuran meali üzerine yoğunlaşmıştı. Bu arada Diyanet İşleri Başkanlığı çalışmanın bir an önce tamamlanmasını arzu ettiğinden Âkif’i sıkıştırmaktaydı. O ise böylesine mesuliyeti mucip bir çalışmayı aceleye getirmeyi istemediğinden almış olduğu avansı Diyanet İşleri Başkanlığına geri vererek bu işi bir başka kişiye vermelerini söyledi. Fakat kendisi Mısır’da meal üzerinde çalışmalarını sürdürdü.

Âkif, çalışmasını bitirmişti fakat bir türlü tatmin olamıyordu. Zira Kainatın Rabbi olan Allah’ın gönderdiği kitabın mealini hazırlamak herhangi bir eseri çevirmeye benzemezdi. Bu sırada Türkiye’de ezan Türkçe okutulmaya başlanmıştı. Namazlarda da Türkçe meal okutulacağı söylentileri dolaşmaktaydı. Hatta bu konuda birkaç yerde uygulama bile yapılmış, halkın tepkisi üzerine geri adım atılmıştı. Âkif, kendi hazırlamış olduğu mealin böyle menhus bir işte kullanılacağı korkusuyla 1936 yılında Türkiye’ye gelirken mealini yanında getirmedi. Mısır’da bulunan ve yakın dostu olan Yozgatlı İhsan Hoca’ya bırakırken şunları vasiyet etti: Eğer kendisi sağ-sâlim geri dönerse meali alacak ve eksikleri tamamlayacaktı. Şayet emr-i Hak vuku bulur da ölürse İhsan Efendi meali yakacaktı. Mısır’dan hastalığı iyice ilerlemiş olarak dönen Mehmed Âkif, iyileşemeyerek vefat etti. Hazırlamış olduğu o meale ise ulaşılamadı. Arapça’yı ve Türkçe’yi, günümüzde meal hazırlayanlardan on kat daha iyi bilen Âkif’in bu meali yaktırması hiç şüphesiz yüreğimizi de yakmaktadır. Fakat bir insanın senelerini verdiği bir çalışmayı sırf Allah korkusundan ve gayret-i diniyyesinden dolayı yaktırabilmesi gönlümüze su serpiyor.

Âkif Mısır’dan dönüşünde hasret kaldığı vatanını henüz gezemeden hastalığının tesiri ile yatağa düşer. Fakat o, “ölürsem de artık vatanımda öleceğim” düşüncesiyle hüzünlü bir sevinç yaşamaktadır. Ziyaretçileri hiç eksik olmaz. Bir gün ziyaretine gelenlerden birisi sorar:

- Efendim, niçin İstiklâl Marşını, Safahat’ınıza almadınız? Âkif cevap verir:

- Çünkü İstiklâl Marşı benim değil, milletimindir…

Yine ziyaretine gelenlerden birisi şöyle sual eder:

- İcabederse tekrar bir İstiklâl Marşı yazar mısınız? Âkif yaşlı gözlerle cevap verir:

- Allah, bir daha İstiklâl Marşı yazılacak günleri bu millete göstermesin.

1936 yılının yaz aylarında İstanbul’a gelen şair, 27 Aralık 1936’da, karaciğerinden yakalandığı hastalığa yenik düşerek rahmet-i Rahmana kavuştu. Bir İslam şairi, Kuran şairi olan Âkif’in cenazesine resmi makamlar hiç ilgi göstermedi. İstiklâl mücadelesinin o sembol ismini, İstiklâl Marşı şairini devrimci zihniyet “yok” saymak istese de Asım’ın nesli olan imanlı gençler, Beyazıt camiinde kılınan cenazeyi arabaya dahi koydurmayıp omuzları üstünde tekbirlerle Edirnekapı mezarlığına taşıdılar. Aziz ruhu şâd olsun.

Âkif bizlere örnek olacak İslamî bir hayat yaşamıştır. Bakınız bir İslam düşmanı olan Hüseyin Cahid bile Âkif hakkında neler diyor: “Fikir ve kanaatleri bizimkilere uymadığı halde saygı duyarım. Çünkü ya