Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)

Haberiniz Olsun

6 tane "kanuni sultan süleyman" etiketli yazı bulundu "kanuni sultan süleyman" tagli diger ogeler resimler , videolar

Bir "harp ustası" Tiryaki Hasan Paşa

 

1594'te Bosna Beylerbeyi olan Hasan Paşa buradan da kendi arzusu üzerine Kanije Kalesi Komutanlığına getirilmiştir. Bu vazifede iken, kale, büyük düşman kuvvetlerince kuşatılmış ve bu muhasara esnasında gösterdiği kahramanlıkla tarihimize şan vermiştir...

Hasan Paşa'yı yakından tanımak için Kanije kuşatmasına ve bu kuşatma esnasında yapılan müdafaaya göz atmak lazımdır.

Müstakbel Almanya İmparatoru Arşidük Ferdinand yüz bin kişilik ordusuyla Kanije önlerine gelmiştir. Ordusunda Almanlardan başka İtalyan, Papalık, İspanyol, Malta ve Fransız birlikleri de vardı. Ayrıca orduda 47 ağır top vardı.

Tiryaki Hasan Paşa'nın kumandasında ise dokuz bin asker ve yüz küçük kale topu vardı...

 

Bir günde iki bin gülle!..

 

9 Eylül 1601'de Kanije Kalesini kuşatan Haçlı ordusu 2 ay 8 gün devam edecek kuşatma müddetince kaleye günde iki bin gülle yağdıracaktı.

Kuşatma cereyan ederken Hasan Paşa, Sadrazam Yemişçi Hasan Paşa'dan yardım istemiş, ancak Sadrazamın gelme ihtimalinin olmadığını öğrenmiştir. Bu durum karşısında asla metanetini bozmamış, güya Sadrazamdan geliyormuş gibi, kendi yazdırdığı bir mektubu kale ahalisinin önünde okutmuştur.

Yine Sadrazam'a hitaben yazdığı mektupların kasten düşmanın eline geçmesini temin etmiş, bu mektuplardaki, kalenin durumunun çok iyi olduğunu ve Sadrazamın gelmesine lüzum olmadığını bildiren mesajlarıyla düşmanın moralini bozmuştur.

Kalede yiyecek sıkıntısı çekilmesine rağmen yakalanan düşman esirleri yağla, balla beslenmiş ve bunların kaçmasına göz yumularak gördüklerini komutanlarına anlatmaları temin edilmiştir...

 

Kış gelip çatmıştı...

Hasan Paşa'nın Allah uğruna şehid olmanın faziletini anlatmasından sonra askerler şehadet şerbetini içmek için büyük bir azimle düşman saflarına dalmaktan çekinmemişlerdir. Seksenlik komutanlarının cesaretini, kararlılığını gören gaziler coşuyor, birbirleriyle fedakârlık ve kahramanlık yarışına girişiyorlardı. Atılan güllelerden kalenin bedeni delik deşik olmuştu. Bu delikler geceleri sabahlara kadar çalışılarak sepet parçaları, yırtık elbiseler ve bulabildikleri diğer eşyalarla tıkanıyordu... Ancak kış gelip çatmıştı. Şimdi durum çok vahimdi!.."

 

Vezirlik benim gibi kimselere kaldı!.."

 

17 Kasım 1601'de mehteran cenk havasını vurmaya başlamıştı. Kanije Kalesi'ndeki serdengeçtiler tekbir getiriyorlardı. İşte bu coşkunluk içerisinde Gazi Kara Ömer Ağa 800 yiğitle kaleden çıkmış ve yıldırım gibi düşman içerisine dalmıştı. Bu beklenmedik saldırı hareketi üzerine düşman paniğe kapılmıştı. Onlar Sadrazamın ordusunun geldiğini zannediyorlardı. Tiryaki Hasan Paşa ise kaledeki bütün topları son bir defa ateşletiyor ve güya Sadrazamı selamlıyordu!

Düşman ordugâhı karışmıştı ve panik başlamıştı. Gazilerin "Allah Allah" sadaları yeri göğü inletiyordu...

Düşman perişan olmuştu!

İlk hamlede düşmanın bütün ağırlıkları, yiyecekleri, cephaneleri ele geçirilmişti. 18 bin ölü vererek darmadağınık vaziyette kaçışmaya başlamışlardı. Bunun üzerine üç bin Yeniçeri, düşmanı takibe başlamış ve 18 Kasım günü de 30 bin düşman imha edilmişti. Başkumandan Arşidük Ferdinand ve çok az askeri canını zor kurtarmıştı...

Zafer duyulunca İstanbul'da bütün evlerde şenlikler yapılmaya başlanmıştı. Sultan III. Mehmed Han, Tiryaki Hasan Paşaya bizzat kendisinin yazdığı bir mektup göndererek tebrik etmiş, mükafat olarak; üç hil'at, murassa bir kılıç ve üç tane at göndermiş, ayrıca vezirlik rütbesi verilmişti.

Bütün bunlar karşısında, son derece tevazu sahibi olan Hasan Paşa sevinememiş, bilakis üzüntüsünden gözyaşı dökmüştür. Sebebi sorulduğunda şöyle demiştir şanlı kumandan:

-Kanije'de ettiğimiz küçük bir hizmete karşılık bize vezirlik vermişler ve "Hatt-ı Hümayun" göndermişler. Halbuki, Kanunî Sultan Süleyman, Makbul İbrahim Paşa'y ı tam bir yetkiyle kendi yerine vekil tayin ettiği zaman bile O'nun eline bu kadar iltifatlar ihtiva eden bir mektup vermemişti. Rahmetli Piyale Paşa, Yavuz Sultan Selim Han'ın damadı olduğu ve deniz muharebelerinde bütün Hristiyan hükümdarlarının donanmalarına galip geldiği ve Sakız Adası'nın fethi gibi nice muvaffakiyetler elde ettiği halde kendisine vezirlik çok görülmüştü. İslâm Halifesi'nin Hatt-ı Hümâyûnu, Kanije muhasarası gibi küçük bir hizmete mükafat olmaya başladı. Devletin vezirliği, benim gibi yaşlı kimselere kaldı. Buna üzülmeyeyim de neye üzüleyim!..

"Ben" değil "biz" diyenlerdendi

Yüz bin kişilik düşman ordusunu perişan etmeyi gözünde büyütmeyip devletin en mühim makamına nefsini layık görmeyen ve otoriteye bağlı, devletin şahs-ı manevisini üstün tutmak için azami gayret gösteren bir şahsiyet... Tiryaki Hasan Paşa misalini görünce Osmanlı Devletinin altı asır yaşamasının sırrını anlıyor gibi oluyor insan!..

• Yeni yazıları e-posta ile almak için mail adresinizi girin:

Mimar Sinan Şifresi

 

süleymaniye cami suleymaniye_camii_ici suleymaniye_camii_ici

Süleymaniye Camii, Kanuni Sultan Süleyman tarafından imparatorluğun gücünü ve görkemini göstermek adına inşa ettirildi. Bu görev, tarihin en büyük ustası Mimarbaşı Sinan'a verildi. Camii ve külliyesi 7 senede bitirildi. Ancak 7 yıllık bu uzun süre Kanuni'nin canını sıkmıştı. Sinan'ın yapıyı neden bir türlü açmadığını anlamamıştı. O sırada her taraftan da dedikodular yağmaya başladı Sultan'a. 'Sinan caminin ortasında oturuyor ve nargile tüttürüyor' dediler Muhteşem Süleyman'a. Kanuni durumu kendi gözleriyle görmek için bir ikindi vakti Süleymaniye'ye gitti.

Muhteşem yapının içine girdiğinde Sinan tam da söylendiği gibi caminin ortasında oturmuş nargilesini tüttürmekteydi. Sultan gözlerine inanamadı. Tok sesiyle ve bütün haşmetiyle ''Bu ne iştir Mimarbaşı'' diye haykırdı. Oysa Mimar Sinan'ın içtiği nargilede tömbeki yoktu. İçtiği sadece suydu. Usta mimar, nargilenin fokurtularını dinleyerek caminin akustiğini ölçmeye çalışıyordu. Mihraptaki imamın sesini, aynı oranda bütün camiye nasıl ulaştıracağını hesaplıyordu. Bunun için Anadolu'nun değişik köşelerinden 65 tane dev turşu küpü getirtti. Bu küpleri içleri boş, ağızları dışarıya gelecek şekilde kubbenin eteklerine dizdirdi. Amacına ulaşmıştı Mimarbaşı. Sesi, yüzlerce metrekarelik mekanın her köşesine, en iyi şekilde yaymayı başarmıştı. Kanuni de, Sinan'ın niyetini anlamış, ustasını hemen bağışlamıştı.

Mimar Sinan yapının içine bir de hava koridoru inşa etti. Elektriğin henüz bulunmadığı o yıllarda, Süleymaniye 275 dev kandille aydınlatılıyordu. Sinan, bu kandillerden çıkan is camiye zarar vermesin ve cemaati rahatsız etmesin diye orta kapının üzerine küçük bir odacık yaptırdı. Binanın değişik köşelerine açtığı oyuklardan giren islerin bu odada toplanmasını sağladı.

Şaşırdınız değil mi? Durun, daha bitmedi! Ve adına da İs Odası denilen bu bölmenin içine özel bir nemlendirme sistemi kurdu Sinan. Odada toplanan islerden, dönemin en kaliteli mürekkebini damıttı. Süleymaniye'nin duvarlarında gördüğünüz o muhteşem kalem işleri, yazılar, süslemeler, caminin kandillerinden çıkan isten damıtılan o mürekkeple yapıldı. Ve bunlar günümüzden 458 yıl öncesinin bilimiyle, teknolojisiyle yapıldı.

Son bir şifre daha var.. Hani oyuklar var ya isin bir odada toplanmasını sağlayan, hava akımını içeri alan. Dışarıya çıkıp o iki oyuktan içeriye baktığınızda, birinden caminin içindeki Allah, diğerinden ise Muhammed yazılı dev levhaları görürsünüz. Ayrıca Süleymaniye'nin hangi köşesini, hangi duvarını, hangi açısını ölçerseniz ölçün, sayısal olarak karşınıza Allah kelimesinin ve katlarının çıktığını görürsünüz.

Daha keşfedilecek çok şifresi olduğuna da eminim.

Alın işte size sırlarla, şifrelerle dolu bir mabet. Da Vinci şifresini yaya bırakacak bir maharet...

• Yeni yazıları e-posta ile almak için mail adresinizi girin:

Neme Lazım

 

Bir gün cihân pâdişâhı Kânûnî Sultan Süleymân Han, Yahyâ Efendi hazretlerine bir hatt-ı şerîf gönderdi ve; "Ağabey! Sen ilâhî sırlara vâkıfsın, bilirsin. Kerem eyle de bize Osmanoğullarının âkıbetinin ne olacağını haber ver. Nesli kesilip yok mu olacak. Yok olacaksa, bu hangi sebeptendir ?." dedi.

Hatt-ı şerîfi okuyan Yahyâ Efendi eline kalem kâğıt alıp; "Kardeşim! Neme lazım." diye iri harflerle yazıp Kânûnî'ye gönderdi. Kânûnî, Yahyâ Efendiden gelen mektûbu okuduğunda hayretler içinde kaldı. Fakat bir şey anlamamıştı. Derhal bir kayık hazırlanmasını emretti ve bu bilmece sözün mânâsını anlamak için Yahyâ Efendinin dergâhına geldi. Yahyâ Efendiyi görür görmez; "Ağabey! Ne olur gizlemeyip, suâlime cevap veriniz. Biz de ona göre hareket edelim." dedi.

Yahyâ Efendi bunun üzerine tebessüm edip; "Biz cevap verdik. Bu sözümüzü anlayamamana şaşarız." dedi. Kânûnî; "Nasıl ?" deyince, Yahyâ Efendi; "Zulüm, haksızlık yayılsa, işitenler de; "Neme lazım." dese ve onu önlemeye çalışmasalar, sonra koyunu kurt değil de çoban yese, bilenler de bunu söylemeyip gizlese, fakirler, muhtaçlar, gariplerin feryâdı göklere çıkıp bunları taşlardan başkası işitmese, işte o zaman felâkettir.

Neslinin o zaman yok olmasından korkulur. Hazînelerin boşalır. Askerin itâat etmez olur ve yolundan gitmezler. Yok olmak mukadderdir." buyurdu. Kânûnî bunları işitince, göz yaşlarını tutamadı. Yahyâ Efendiye olan sevgisi daha da arttı.

İşte bugün de bizim toplumca yaşadığımız hastalıkların temel sebebi...

• Yeni yazıları e-posta ile almak için mail adresinizi girin:

Türkler Avrupa’ya neden gitti?

Yavuz Sultan Selim Hanın vefatı ile, yerine oğlu Şehzade Süleyman hükümdar oldu. Devlet işlerini kanunlara bağlamakla işe başladı. Avrupa devletleri arasındaki güçsüzlerin ezilmesini önlemek için yollara düştü.

1521’de Macar toprağı olan Belgrad’a ilk seferi yaptı. 1526’da Mohaç ovasında, Macaristan’ı yutmak isteyen Avusturyalılarla yapılan savaşta zafer kazanıldı. Mohaç’ı müteakip Buda şehrine geçildi. Buda yani Budin şehrinin ileri gelenleri, Osmanlıların davranışlarından o kadar memnun oldular ki, Kanuni’yi karşılamak için kilometrelerce yol geldiler ve “Hoş geldiniz” dediler.

Kanuni onları ferahlatacak sözler söyledi. Buda ile Peşte şehirleri arasında, genişliği 1000 m olan Tuna nehri akar... Budalılar Peşte’ye geçmekte çok zorlandıklarını söyleyip, kendilerine yardım edilmesini istediler.

Kanuni, Tuna üzerine, bir haftada güzel bir köprü kurdurdu. Budalılar artık çok rahatlamıştı. Kolayca karşıya geçmeye inanamıyorlardı.

Bu arada Avusturya casusları, bazı Budinlileri kandırarak, mahallelerini sokaklarını kundaklayarak yangınlar çıkarttılar. Sultanın yanındaki Sadrazam İbrahim Paşa bizzat nezaret ederek, yangınları kısa sürede söndürttü. Çünkü Osmanlıda bir yerde yangın çıktığında, Sadrazamın olay yerine gitmesi ve söndürme işlerini idare etmesi kanundu. Macarlar bu gelenleri çok sevdiler. Bir gün duydular ki, ertesi gün Müslümanların Kurban Bayramıdır. Çok merak ediyorlardı. Acaba nasıl kutlanacaktı.

Ertesi gün topluca bayram namazını kılanlardan binlerce insan tebrikleşip, yüzlerce hayvan kestiler. Yazık değil mi bu kadar hayvanı kestiler diye Macarlar acıyordu. Sonra sorup öğrendiler ki, bu kurban edilen hayvanların etleri, fakirlere dağıtılıyordu. Ve Macar fakirlerine de veriliyordu. Macar halkı yine şaşırmıştı. Bu gelenler nasıl işgalciydi?

Kendi adamlarının yaktıkları evlerinin ateşini Türkler söndürüyordu.

Kendi dinlerinin icabı kestikleri kurbanları, Macar fakirlerine de veriyorlardı. Halbuki kendi Derebeyi ve Kontları, fakirlerden aldıkları vergilerle keyif sürerken, fakirlere dönüp bakmıyor, bir lokma vermiyordu. Yerli halk kısa sürede Türklerle kaynaştı. Onların giyim kuşamlarını benimsedi. Dillerini de sevdiler.

Türkler 140 senelik beraberlikten sonra 1686’da Macaristan’dan çekildi.

Şu anda Macar konuşma dilinde, günlük hayatta 300’den fazla Türkçe kelime kullanılır. Sade başkent Budapeşte’de, ismi Török yani Türk olan bine yakın cadde ve sokak var.

Demek ki Türkler Avrupa’ya emperyalist emellerle gitmedi. Onlara huzur götürdüler.

• Yeni yazıları e-posta ile almak için mail adresinizi girin:

Osmanlıda Tımar Sisteminin Tasfiyesi

ALTIN YUMURTLAYAN TAVUĞU KESERSEN

16. Yüzyıl Sonları, Anadolu

16. Yüzyıl, yani Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman dönemi, Osmanlı İmparatorluğunun en parlak devri olarak kabul edilir. Ama her çıkışın bir inişi vardır ve zirve aynı zamanda inişin de başladığı en yüksek noktadır.

Nitekim 'Muhteşem Süleyman'ın son zamanları ve ardından gelenlerle birlikte Osmanlı da inişe geçmeye başlayacaktır. Bu durumun ise çeşitli ve dış nedenleri vardır. İnişe geçiş, hem uluslararası, hem de yerel koşullara bağlı olarak ortaya çıkan gelişmelerin ürünü olan nesnel bir süreçtir.

Her şeyden önce Osmanlı İmparatorluğunu çağdaşları karşısında üstün kılan iki özelliği vardır; birincisi, Yeniçeri Ocağı olarak bilinen düzenli, profesyonel bir orduya sahip olmasıdır. 16. Yüzyıla kadar Avrupa'daki hiçbir devlet böylesi büyük, eğitimli ve iyi örgütlenmiş bir orduya sahip değildir. İkincisi ise tımara dayanan topraktaki mülkiyet sistemi hem toplumsal üretimin geliştirilmesinde ve paylaşılmasında, hem de iç güvenliğin sağlanmasının yanı sıra toplumun bütün kaynaklarının askeri örgütlenmeye sevk edilmesinde çok işlevseldir.

Toprakta özel mülkiyetin olmadığı bu sistem askeri yararlılığı kışkırtan ve ülkenin en ücra kesimlerine kadar ulaşan bir asker besleme/toplama mekanizması olarak son derece dinamiktir. Tımarlı sipahi adını taşıyan bu ordunun Anadolu'da 100 bin civarında, Rumeli'de ise 75 bine yakın asker çıkardığı bilinmektedir.

16. Yüzyılın ikinci yarısında bu iki kurumsal yapıda da sorunlar ortaya çıkmaya başlayacaktır. Üç kıtada 24 milyon kilometre kareye yayılırken doğal genişlemesinin de

sınırlarına varan imparatorluk Doğu'ya doğru İran engeliyle karşı karşıyadır. İran'ı fethederek Hindistan'a doğru ilerlemesi mümkün değildir. Güneyde gerek Arabistan, gerekse de Kuzey Afrika'daki sınırlar çöllerle kesilmektedir. Batıda, Avrupa'da ise güçlü Avusturya İmparatorluğu ile yüz yüzedir.

Viyana alınarak Orta Avrupa'dan Batıya doğru ilerlemeye teşebbüs edilmiş ancak  başarılamamıştır. Zaten artık Batı Avrupa'da gelişmekte olan ticari kapitalizm karşısında, "basit yeniden üretim"e dayalı Osmanlı sisteminin "genişletilmiş yeniden üretim" sürecine girmekte olan Avrupa karşısında üstünlük sağlaması mümkün değildir. Dolayısıyla bu koşullar önemli ölçüde "dış haraca", fetihlere dayanan Osmanlı sistemini zora sokmaktadır.

Öte yandan Amerika'nın keşfi ile birlikte bu kıtadan Avrupa'ya aktarılmakta olan altın ve gümüş bir "fiyat devrimi"ne yol açmış ve Avrupa'da ciddi bir enflasyon ortaya çıkmıştır. Yapılan araştırmalara göre 1521 ile 1660 yılları arasında Amerika'dan İspanya'ya 18 bin ton gümüş ve 200 ton altın geldiği sanılmaktadır. Avrupa'da dolaşıma giren bu altın ve gümüş madeni paranın değerini düşürmüş, fiyatların o zamana kadar görülmedik ölçüde artmasında

önemli bir etken olmuştur.

Örneğin İngiltere'de daha önceki 150 yılda fiyatlar ancak yüzde 2 civarında artarken 1500-1600 arasında tam beş kat artmıştır. Hammadde ihtiyacı içinde olan Avrupa Osmanlı ülkesinden yüksek fiyatla hammadde talep etmekte, kaçakçılık çok yaygınlaşmakta ve sonuçta iç tüketime sunulan ürün miktarı azalmakta, fiyatları artmaktadır.

Denizlerde yapılan keşifler ve uzun yola dayanıklı sağlam gemilerin yapımı da uluslararası ticaret yollarını değiştirmiş, bu alandaki Osmanlı egemenliğini sınırlandırırken gelir kaynaklarını da daraltmıştır.

İşte tüm bunların sonucunda iç ve dış haraca, başka ülkelerde üretilen zenginliklere fetihler yoluyla el konulmasına ve ülke içindeki sosyal artığın yönetici egemenler tarafından gasp edilmesine dayanan imparatorluk çatırdamaya başlayacaktır. Ülke içinde "Celali Ayaklanmaları" adı verilen isyanlar patlak vermeye başlarken fethedilen uzak bölgeler ise artık bir gelir kaynağı olmaktan çok gider kaynağı haline gelecektir.

Çünkü sömürgeci bir anlayışa sahip olmayan Osmanlı eliti sadece merkezi imar ve inşa etmekle yetinmemiştir. Fethedilen yerleri sadece silah gücüyle değil, aynı zamanda bir tür toplumsal rızayı veya gönüllü boyun eğmeyi üreten ekonomik ve toplumsal yatırımlar aracılığıyla da elde tutmaya yönelik bir yönetim modeli geliştirmiştir.

Devletin yıllık gelirlerinin neredeyse üçte bire indiğini gören Osmanlı egemenleri çare aramaya başlayacak ve sonunda bulacaklardır da; altın yumurtlayan tavuğu kesmeye karar vereceklerdir. Yani devletin ve toplumsal sistemin temelini oluşturan tımar sistemi kısa vadede daha fazla gelir getirmek amacıyla tasfiye edilecektir. Dış haracın artırılmasının yolu yeni fetihlerdir ama gelinen noktada birçok nedenden dolayı bu da olanaksız olduğu için çözüm iç haracın artırılmasında görülecek ve tımar sistemi bir nevi "özelleştirilerek" gelirler

artırılmaya çalışılacaktır. Ancak bu yönelim aslında Osmanlı'nın bindiği dalı kesmesinden başka bir şey değildir.

Tımar sisteminin özelleştirilerek adım adım tasfiyesi mültezimler aracılığıyla olacaktır. Devletin kamu gelirlerinin ya da topladığı verginin özel kişilere kiraya verilmesi denebilecek bu sistem için önce ifraz uygulaması devreye sokulacaktır.

Örneğin bir tımarın defterde kayıtlı görünen yıllık geliri 50 bin akçe ise ve tımar sahibi bu miktar üzerinden devlete vergisini ödüyorsa İstanbul'dan yollanan görevliler yerinde inceleme yaparak tımarın yıllık gelirinin 50 bin akçeden daha fazla olduğunu, örneğin 75 bin akçe olduğunu belirliyor ve böylece aradaki fark sipahiden tahsil ediliyordu. Bu arada tımar da parçalanarak, üçte biri sipahinin elinden alınıyor ve iltizama, yani bir nevi kiraya veriliyordu.

Mültezim adı verilen kişi tımarın yıllık geliri üzerinden vergisini devlete peşin olarak ödüyor daha sonra bunu köylülerden topluyordu, tabii mümkün olduğunca çok daha fazlasını almaya çalışıyor ve köylüleri soyuyordu.

Başlangıçta belli sınırlarda uygulanmaya başlayan bu iltizam sistemi giderek yaygınlaştı. Zamanla vakıf gelirleri, gümrükler, madenler, cizye gelirleri de iltizam konusu oldu. Devlet, tımar sahipleri ve onların köylülerle olan sorunlarıyla uğraşmaz olmuş, peşin olarak topladığı geliri kullanırken köylüyü insafsız mültezimlerin eline terk etmişti.

Topraktaki vergi gelirinin memurdan, askerden alınıp zenginlere satılması Osmanlı toplumsal düzenini çökertirken tımarlı sipahinin askeri örgütlenmesini de tasfiye eden bu uygulama kısa vadede iyi bir fikir gibi görünüyordu, ama uzun vadede Osmanlı kendi ipini çekmiş oluyordu!

• Yeni yazıları e-posta ile almak için mail adresinizi girin:

Macarlar Kanuni Sultan Süleyman'ı 'Kuzu' Sandılar

BİR ELÇİYE ASLA KÖTÜ DAVRANMAYIN

1520'ler, Orta Avrupa

1512'den 1520'ye kadar sekiz yıl süren saltanatı sırasında Batı'ya, Avrupa'ya hiç sefer yapmamış olan Yavuz Sultan Selim Osmanlı'nın doğu ve güney sınırlarıyla uğraşmış, İran ve Mısır seferlerine çıkmıştı. Öldüğünde tam da Macaristan'a doğru bir sefere çıkmak üzereydi ve padişahın tuğları ilk kez Edirne kapısına konmuştu, yani ordu Avrupa'ya doğru yola çıkıyordu.

Osmanlılarla büyük bir savaş olmadan geçen bu dönemde rahat bir nefes alan Avrupalılar uzaktan korkuyla seyrettikleri ve "aslan" gibi diye nitelendirdikleri Yavuz Sultan Selim ölüp de yerine oğlu Süleyman geçince "Osmanlı tahtına bir kuzu geçti", "Vahşi bir aslanın yerine tatlı bir kuzu geldi" diye raporlar yazdılar, sevindiler. Ancak bu "kuzu"nun dişlerini görmek için fazla beklemeyeceklerdi.

Doğrusu Süleyman da başlangıçta Avrupalıların "kuzu" benzetmesine uygun tutumlar sergiledi. Önce babasının dize getirdiği doğu ülkeleriyle sorunlarını çözdü; İran mallarına konan boykotu kaldırırken İran'a çeşitli ödünler verdi. Selim'in halifelik unvanıyla birlikte Kahire'den İstanbul'a zorla getirttiği İslam alimlerinin memleketlerine dönmelerine izin verdi.

O sıralarda Avrupa'nın en güçlü devleti olduğuna inanan kibirli Macaristan'a da elçi göndererek kendince sorunu barışçı yollardan çözmeyi denedi. Macarlar Osmanlılara vergi, yani haraç verirlerse Osmanlı saldırıları duracaktı. Ancak Macarlar Süleyman'ın gönderdiği elçinin burnunu ve kulaklarını keserek geri göndermek gafletinde bulundular. Nasıl olsa Osmanlı tahtında bir kuzu vardı!

Bu davranışın bir savaşa yol açacağını elbette Macarlar da biliyordu ve bir yandan da Osmanlı saldırısına karşı Hıristiyan dünyasının desteğini almak için harekete geçtiler. Kutsal Roma İmparatorluğunun prensleri Worms'da toplanıyorlardı ve Hıristiyan Avrupa'yı tehdit eden İslam'a karşı güçlü bir ittifak oluşturmak için bu toplantı iyi bir fırsattı. Ancak Avrupa Hıristiyanlığı kendi içindeki sorunlarla meşguldü.

V. Charles, reformcu din adamı Luther'i günahkar olmakla suçlamış ve prensler birbirine girmişti. Macarların İslam'a karşı hep birlikte mücadele etme çağrısına kulak verecek durumda değildiler. Bu durumda Macaristan Batı Avrupa ile Osmanlı arasında bir tampon devlet konumuna sürüklendi ve gerçekten de bir tampon gibi ezilmekten kurtulamadı.

Böylece yalnız kalan Macarlar Süleyman'ın elçisinin burnu ve kulaklarına karşılık olarak önce Belgrat'tan oldular. Süleyman bir aylık bir kuşatmadan sonra Ağustos 1521'de güçlü Belgrat kalesini fethetti. Belgrat'ın düşmesi Macaristan'ın güney savunma hattının da çökmesi anlamına geliyordu. Ama bu daha başlangıçtı ve asıl savaş beş yıl sonra Mohaç'ta olacaktı.

İran hükümdarı I. Tahmasp Macar Kralı II. Lajos ve Kutsal Roma İmparatoru V.Charles'a elçiler göndererek Osmanlılara karşı ittifak önerisinde bulundu. Doğudan ve Batıdan birlikte Osmanlıları sıkıştırırlarsa başarılı olabilirlerdi. Bu arada Macarlar da boş durmuyor Eflak ve Boğdan'da Osmanlılar aleyhinde birtakım tertipler düzenliyorlardı.

Öncelikle Macaristan'ın üzerine yürümeye karar veren Kanuni Sultan Süleyman'ın sadrazamı İbrahim Paşa öncü birliklerle yola çıkarak bazı kaleleri ele geçirirken asıl ordu ise gelip Mohaç ovasında konakladı. Yaklaşık 100 bin kişiden oluşan Osmanlı ordusunun karşısına toparlayabildiği 20 bin kişilik bir kuvvetle çıkan Kral II. Lagos 130 yıl önce, 1396'da Niğbolu'da atalarının yaptığı savaş hatalarının hepsini tekrarlamak başarısını gösterdi!

Bataklıkla nehir arasında ordugah kurarak hareket olanaklarını sınırladı. Osmanlı ordusunun sayıca çok üstün oluşunu dikkate alıp savaş arabalarını kullanarak bir savunma savaşına yönelmedi, ya da geri çekilip zaman kazanarak Bohemyalıların yetişmesini beklemedi. Sonunda Osmanlı ordusunun çok bilinen "Türk kıskacı"na düştü. İlk saldırıda geri çekilen hafif süvariler Macar ordusunu asıl kuvvetin içine çektiler ve üç yandan kuşatılan 20 bin kişilik ordu hemen tümüyle kılıçtan geçirildi veya arka taraftaki bataklıklarda boğuldu.

Meydan savaşı iki saat kadar sürmüştü ve Kral II. Lagos da savaş alanında can verenlerin arasındaydı. Ayrıca iki başpiskopos ve beş piskopos da hayatını kaybetmişti. Savaşın ardından ilerleyerek Budin'i de alan Süleyman tüm Macaristan'ı yağmaladı ve 100 bin kadar esirle İstanbul'a döndü.

Daha sonra 1541'de Macaristan'a büyük bir sefer daha yapan Süleyman orta ve güney Macaristan'ı Budin eyaleti haline getirerek tümüyle Osmanlılara bağlayacaktı.

Kibir ve ileriyi düşünmeden yapılan budalalıklar Macaristan'a çok pahalıya mal olurken, Avrupalıların "kuzusu" Osmanlı İmparatorluğuna en görkemli dönemini yaşatacak ve yarım yüzyıla yaklaşan saltanatı sırasında ordunun başında 13 büyük sefere çıkıp bunların hepsinden zaferle dönecekti. Ama birisi hariç; Malta adasını almak için 1556'da büyük bir donanma ile sefere çıkan "Muhteşem Süleyman" bu kez başarılı olamayacak ve utancından gemilerini Haliç'e gece vakti sokmak zorunda kalacaktı.

Ve bunca zaferin sahibi, Macaristan'ı fethettikten sonra dönemin en güçlü devleti Avusturya'yı bile haraca bağlayan mağrur hükümdar, halkın Malta seferi ve kendisi hakkında ne konuştuğunu kulaklarıyla duymak için İstanbul'da tebdili kıyafetle dolaşacaktı...

• Yeni yazıları e-posta ile almak için mail adresinizi girin:

Web Stats