Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)

Haberiniz Olsun

5 tane "kürt" etiketli yazı bulundu "kürt" tagli diger ogeler resimler , videolar

Kürtler millî maçları nasıl izler?

bejan-matur- 2002 Dünya Kupası yarı finalinde Rotterdam'da bir cafede oturmuş Türkiye-Brezilya maçını izliyordum. Etrafta her biri farklı ülkelerden gelen heyecanlı bir kalabalık vardı.

Asyalılar, Afrikalılar, Araplar, Türkler, Kürtler. O günden aklımda şu sahne kalmış: Afrikalılar ve Araplar, Türk milli takımını desteklerken Türkiye'den giden Kürtler Brezilya'yı destekliyordu. Çoğu Avrupa'da sürgün mülteci olan o kalabalığa neden Türk milli takımını desteklemediklerini sormadım elbette. Ama aklımda yer etmiş bir sahnedir o. Kendi deneyimimden de çok iyi bildiğim bu tavrı, hangi kırılmaların beslediği konusu zaman zaman zihnimi yoklar. Futbolun milliyetçiliği beslemekle kalmayıp, karşı milliyetçilikleri de körüklediği bilinen bir şey. Bu nedenle futbola mesafeli duranları anlayabiliriz. Diğer yandan futbol izlerken sahanın kozmik düzenine, büyüsüne inanan ve heyecan duyan kalabalıkların bu coşkularını hangi tercihlerle yaşadıkları sosyolojinin olduğu kadar siyaset biliminin de konusudur diye düşünüyorum. Bir insanın vatandaşı olduğu ülkenin rakibine destek vermesine neden olan şey ne olabilir? Öfke ve eziklik duygusu mu? Öcalan'ın 90'larda M.Ali Birand'a Bekaa vadisinde verdiği röportajda "Galatasaraylı" olduğunu söylemesi Türkiye'de yaşayan bazı Kürtlerin gönül hanesine "Galatasaray taraftarlığı"nı yeni bir aşk gibi eklemişti. Birçok Kürt o açıklamadan sonra Galatasaray'ın "bir Türk takımı" olduğunu unutmuş ve fanatik taraftar haline gelmişti. O günden sonra Galatasaray takımının başarıları Kürtlerin gözünde Türklükten uzak bir yere kayıtlanıyordu sanki. Sarı kırmızıdan yeşilin eksilmesi gibi görüyorlardı meseleyi! Fakat iş milli maçlara gelince durum farklıydı. Adı milli olan her şey bazı Kürtlere kendilerini dışlanmış, ezik hissettiriyordu. Böyle düşünen, hissedenleri haklı kılacak çok sayıda veri mevcut belleklerimizde, hâlâ da var. Gelgelelim insan bu; ruhun zemin katlarında olup bitenler aklın kavrayamayacağı kadar karmaşık ve katmanlı. Kendimden biliyorum, ortaokuldan fakülte yıllarına kadar kupa günlükleri tutacak kadar futbol coşkusu taşıyan biriyken dahi, iş milli maçlara gelince her defasında bir duygusal karmaşa yaşıyordum. Gerek okul çevrem, gerekse o yaşların verdiği isyan duygusuyla çoğu kez karşı takımı desteklemek niyetiyle seyrediyordum maçları. Ama adı üstünde bir niyetten ibaretti. Ne zaman ki maç başlar, sahaya futbolcular iner ve futbolun kozmik bilinci kendi aurasını yayar, desteklemeyi düşündüğüm karşı takım Fransa, İtalya, İngiltere gol sevinciyle coşarken bende bir tutulma, bir taşıp bağıramama, bir gizli keder... Tuttuğum takımın rakibi Türk takımı golü bulduğunda tuhaf bir şaşırma, içten içe rahatlama. Halbuki, gerçekten tuttuğum takımı öyle mi izlerdim. Kararım net olduğunda tutkuyla o büyünün parçası olmam işten bile değildi. EURO 2008 finallerini izleyen en azından bazı Kürtlerin benzer duygular yaşadığını sanıyorum. Ancak ben bu ikircikli "milli maç coşkusunun" aslında bir reçete niteliğinde olduğunu düşünüyorum... Kendini alamayıp ekran başına geçen ya da Avrupa'da karşı trübünde yer kapan Kürtler, yukarda sözünü ettiğim "Milli Maç büyüsünü" İtalya, Almanya, Yunanistan ya da başka bir takım için tam da yaşayamıyorlar aslında. Çünkü en nihayetinde Avrupa sahalarında top koşturan o esmer çocuklarla aynı karında büyüdüklerini biliyorlar.

Evet, milli maçlar bir tür milliyetçiliği besliyor. Ama unutmayın Nietzsche 'Başarı hastaya yataktır' demişti. Sadece Türk demokrasisi değil, Türk milli takımı da ihtiyaç duyduğu, sahip olmak için canını dişine taktığı başarıyı yakaladığında memleketin batısında yaşayanlar 'Acaba biz Kürtlerimize ne yaptık?' diye soracaklar. 'Ne yaptık ki milli maçlarda dahi takımlarını desteklemiyorlar?' Aksi halde her ikisi de farklı biçimlerde ezik iki kardeşin küskünlüğüne benzer yaşananlar. Bejan Matur/Zaman

Türkiye'deki Kürtlerin sayısı!

türkiye bayrağı Türkiye'de yaşayan etnik gruplar araştırıldı. Sonuçlara göre Türkiye'de bakın kaç Türk, kaç Kürt, gürcü, arap vs. yaşıyor?

Malatya'da 14 ay önce Hristiyanlıkla ilgili kitaplar yayınlayan Zirve Kitabevi'nde biri Alman üç kişi boğazları kesilerek öldürüldü. Bunun üzerine Milli Güvenlik Kurulu 'Türkiye'deki Etnik Grupların Dağılım Raporu' hazırlanması için bir talimat verdi. Bugün Gazetesi'nin haberine göre, Erciyes, Elazığ Fırat ve Malatya İnönü Üniversitesi'ndeki öğretim görevlileri tarafından hazırlanan rapor su anda dava dosyasında duruyor ve ilginç istatistikler içeriyor.

9 MİLYONA YAKIN ALEVİ

Bu arada bazı kaynaklara 5 ila 25 milyon kişi olduğu söylenen Aleviler’in nüfusu ise araştırmaya göre 8 milyon 750 bin civarında bulunuyor. Avrupa'daki 1 milyon Alevi ile araştırmanın tamamlanmadığı 8 il de dahil edildiğinde Türkiye'de 10 milyon civarında Alevi bulunuyor. Araştırmanın 8 yıl önce yapıldığı göz önüne alındığında bugünkü Alevi nüfusunun 11 milyon civarında olduğu tahmin ediliyor. Buna göre Türkiye nüfusunun yüzde 85'i Sünni olarak göze çarpıyor.

Prof. Şaban Kuzgun başkanlığında yürütülen proje kapsamında Türkiye'deki 68 il, ilçe, köy, mahalle ve sokaklar tek tek dolaşıldı. Yapılan çalışmada insanların hangi kökenden, mezhepten ya da tarikattan olduklarının profili çıkarıldı.

İşte o rapora göre Türkiye'deki etnik grupların nüfuslarının dağılımı:

TÜRKLER: Türkmen, Yörük, Tatar, Tahtacı, Terekeme, Karaçay, Azeri gibi Türk soyundan gelen gruplar, Türkler’i oluşturuyor. Kökenleriyle ilgileri kalmayan bu grup 50 milyon civarında ve diğer Türkleşme sürecinde olanlar da dâhil edildiğinde bu sayı 55 milyona çıkıyor.

KÜRTLER: Raporda ikinci grup olarak Kürtler gösteriliyor. Sayıları 3 milyon civarında olan bu gruba Zazalar da dâhil edildiğinde Kürt nüfusu 12 milyon 600 bini aşıyor. Ancak bu sayının 2.5 milyonu ciddi derecede Türkleşme sürecinde ve bazı yerlerde Kürtlüğünü kabul etmeyen bile çıkıyor.

GÜRCÜLER: Ağırlıklı olarak Ordu, Artvin, Samsun ve Marmara bölgesinde yaşıyorlar. 1 milyona yaklaşan nüfusuyla Gürcüler, Karadeniz'deki birkaç ilde yaşayanların dışında Gürcüce'yi unutmuş durumda. Ancak son yıllarda Gürcistan'ın kurulmasıyla Gürcülüğe yönelik bir artış olduğu dikkat çekiyor.

BOŞNAKLAR: Adapazarı, İzmir ve Manisa'da toplu halde yaşayan Boşnaklar'ın nüfusu da 2 milyonu buluyor.

ÇERKEZLER: Değişik şehirlerde yaşayan Çerkezler de 2.5 milyon civarında ve Çerkezler’in yüzde 80'i Çerkezce'yi unutmuş görünüyor.

ARAPLAR: Başta Siirt, Şırnak, Mardin, Diyarbakır, Şanlıurfa, Hatay, Adana ve İstanbul'da yaşıyorlar. Türkiye'deki nüfusları 870 bin olarak gösteriliyor.

ARNAVUTLAR: Türkiye'deki nüfusları 1 milyon 300 bini aşmış durumda. Arnavut nüfusunun yarıdan çoğunun, Türkleşme süreci sonunda Arnavutluk'la hiçbir ilgisi kalmadı. 500 bin Arnavut da ise çok canlı bir şekilde 'Arnavutluk şuuru' var.

LAZLAR: Bütün Doğu Karadenizliler'in Laz sanılması yanlışından dolayı kalabalık sanılan Lazlar'ın gerçek sayısı 80 bin civarında. Çünkü bir Kafkas halkı olan ve Lazca konuşan gerçek Lazlar, Rize ve Artvin'in birkaç köyünde ve göç ettikleri birkaç Marmara şehrinde yaşıyorlar.

HEMŞİNLER: Lazlar gibi Rize ve Artvin'in bazı ilçelerinde yaşıyorlar ve sayıları 13 bin civarında.

POMAKLAR: Bazılarına göre Türk, bazılarına göre Slav ırkından olan Pomaklar da 600 bin civarındalar ve tamamıyla Türkleşmiş durumdalar.

DİĞER ETNİK GRUPLAR: Türkiye'de yaşayan diğer etnik grupların sayısı da 1 milyonu aşıyor. Bunların arasında çingeneler 700 binlik nüfusuyla başı çekiyor. Türkiye'de ayrıca 60 bin Ermeni, 20 bin Yahudi ve 15 bin Rum kökenli vatandaşın yanı sıra çok az sayıda Süryani de hayatını sürdürüyor.

TÜRK NÜFUSU ARTIYOR

Raporun en çarpıcı başlıklarından biri ise Türkler’in nüfus artış hızında yatıyor. Buna göre Türk nüfusu son 15 yıldır az oranda artış gösteriyor. Buna karşılık Kürtler her yıl yüzde 2,5 oranında artış gösteriyor. Araştırmaya göre Boşnaklar her yıl binde 12, Türkler binde 8, Arnavutlar binde 5 oranında azalıyorlar. Buna karşılık Türkleşme oranının en fazla Kürtler’de olduğu, onları Boşnaklar’ın, Çerkezler’in ve Arnavutların takip ettiği görülüyor.

Güneydoğudan göç eden Araplar’da da yoğun bir Türkleşme hızı olduğu belirtiliyor.

TRT'de 24 saat Kürtçe yayın

meclis Türkçe dışında farklı dil ve lehçelerde de yayın yapılacak. Önergenin görüşüldüğü Genel Kurul'da tartışmalar çıktı.

TRT, Türkçe dışında farklı dil ve lehçelerde de yayın yapabilecek.

TBMM Genel Kurulunda görüşülen TRT Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısının 6. maddesi üzerinde verilen önergeyle, maddenin başlığı ''TBMM ve açıköğretim yayınları ile eğitim ve öğretim amaçlı yayınlar ve diğer yayınlar'' şeklinde değiştirildi.

Önergeyle, TRT'nin, Türkçe dışında farklı dil ve lehçelerde de yayın yapmasına imkan tanındı.

Devlet Bakanı Mehmet Aydın, tasarının görüşmelerinde soruları yanıtlarken, TRT'de, 494 işçi sayılmayan geçici personel olmak üzere, toplam 7 bin 439 kişinin çalıştığını bildirdi. Aydın, geçici personelin gayretli çalışmalarını bildiğini ve lehlerinde bir düzenleme olmasını talep ettiğini ifade ederek, ''Önümüzdeki maddelerde önlem alınacak diye düşünüyorum'' dedi.

AK Parti Diyarbakır Milletvekili Abdurrahman Kurt, tasarı üzerinde kişisel görüşlerini dile getirirken, ''Üniversite yıllarında, halkımızın dilinde bir şarkı dinleyebilmek için bir kaseti nasıl sakladığımızı, bodrumlarda, kapalı odalarda dinleyip, mutlu olduğumuzu çok net hatırlamaktayız. Düğünlerimizde, kimsenin olmadığına kanaat getirerek, söylenilmiş halk türküleri konusunda acıları, cezaevlerini, işkenceleri gayet iyi hatırlamaktayız'' dedi.

Kurt, ''Güneydoğu, Şark veya Kürt sorunu'' olarak adlandırılan sorunun, sosyal, siyasal ve kültürel politikalarla çözüleceğini belirtti.

MECLİS'TE GERGİNLİK ÇIKTI

TBMM Genel Kurulunda, TRT'nin Türkçe dışında farklı dil ve lehçelerde de yayın yapmasına imkan tanıyan önergenin kabul edilmesi tartışmalara yol açtı.

MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural, önergenin işleme alınamayacağını ve Anayasaya aykırı olduğunu savunarak, Başkanlık Divanının tutumu hakkında usul tartışması açılmasını istedi.

TBMM Başkanvekili Nevzat Pakdil, MHP milletvekillerinin hassasiyetlerine katıldığını ifade ederek, ''Ancak bu yayınlar, RTÜK tarafından denetlenecek'' dedi.

Başkanlık Divanının tutumunun aleyhinde söz alan MHP Grup Başkanvekili Vural, önerge ile bir kamu kuruluşuna başka dillerde yayın yapma izni verildiğine dikkati çekerek, bunun eğitim ve öğretimin de farklı dillerde yapılmasının önünü açacağını söyledi.

Hükümet tasarısında bu yönde bir ifade bulunmadığını, TBMM Plan ve Bütçe Komisyonunda da bu doğrultudaki önergenin kabul edilmediğini anlatan Vural, ''Milli Eğitim Bakanlığı, Milli Savunma Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığının bu konuda bir görüşü bulunmuyor. Gelecekse Hükümet tasarısı olarak gelsin'' dedi.

Vural'ın konuşması sırasında AK Parti ve MHP milletvekilleri arasında sert tartışmalar yaşandı.

Önergede imzası bulunan AK Parti Grup Başkanvekili Mustafa Elitaş, ''Türkiye'nin kardeşliği ve geleceği için önemli'' olduğunu belirterek, Irak'ın kuzeyine ve Arap dünyasına Türkiye'nin terörle mücadelesinin anlatılması için bu düzenlemeye ihtiyaç duyulduğunu söyledi.

BAHÇELİ'NİN ÇİN GEZİSİ

Elitaş, 1999 yılında Başbakan Yardımcısı da olan bir genel başkanın (MHP Genel Başkanı Bahçeli) Çin'de ''ülkemde farklı dillerde yayın yapılmasına izin vermeyiz'' dediği için Çin Hükümetinin Türkçe yayınlara son verdiğini iddia etti.

AK Parti Grup Başkanvekili Elitaş, ''Türklüğü ile övünen Orta Anadolu'dan gelmiş bir milletvekili olarak bu önergeye içim rahat bir şekilde imza koydum'' dedi.

MHP Konya Milletvekili Faruk Bal da söz alarak, önergenin Anayasaya aykırı olduğunu ileri sürdü.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin Çin gezisinde Elitaş'ın iddia ettiği gibi bir konuşma yapmadığını belirten Bal, ''Çin Hükümeti Genel Başkanımızı 'Devlet Başkanı' düzeyinde ağırlamış ve büyük saygı göstermiştir. Keşke siz de Çinliler kadar saygı gösterseydiniz'' dedi.

DTP Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan da önergeyi destekleyerek, ''20 milyon Kürt vatandaşın ana dilini konuşmasını yasaklamak kültürel vandalizmdir. Askere giden, vergisini veren 20 milyon Kürt vatandaşın, TRT'den kendi dillerinde yayın yapılmasını beklemek haklarıdır. Türkü söylemekle, şiir okumakla ülkemiz bölünmez. Aksine kardeşliğimiz daha da güçlenir'' diye konuştu.

MHP'li milletvekilleri, 6. maddenin açık oylamayla yapılması için önerge verdiler. MHP'nin önergesi doğrultusunda maddenin açık oylamayla yapılmasının ardından, MHP'li milletvekilleri Genel Kurul Salonundan ayrıldı.

Kürtler de Orta Asya'dan geldi

kürt topluluğu Kendisi de Gurmanc olan araştırmacı-yazar Ömer Özüyılmaz, Kürtlerin kökeniyle ilgili olarak yaptığı çalışmanın sonucunda, Medlerin Kürtlerin atası olmadığı, Gurmanc olarak bilinen Kürtlerin de aslında Türk oldukları sonucuna ulaştığını iddia etti.

"MEDLER KÜRTLERİN ATASI DEĞİL"

Aksiyon'un haberine göre 10 yıldır yerli ve yabancı birçok kaynağı inceleyen Özüyılmaz'ın tespitleri, bugüne kadar yapılan tartışmaları sona erdirecek nitelikte. Yazara göre "Kürtler" diye bir topluluk var. Kürtlerin bir kolu kabul edilen Gurmanclar da Türk. Kürtlerin atası da Medler değil. Gurmancların ise aslında Kürt olmadığı delilleri ile ortaya konuluyor.

KÜRTLERİN KÖKENİ NEREYE DAYANIYOR?

Bugüne kadar birçok bilim adamı Kürtlerin kökenini Türkiye, Irak, İran ve Suriye'de araştırdı. Ancak ortaya çıkan sonuçlar meseleyi daha da içinden çıkılmaz hale getirdi. Bazıları, Kürtlerin kökenini Medlere, Urartulara ve Araplara dayandırdı; bazıları da Asya'daki kavimlere…

Kimi bilim adamlarına göre Kürtler, Finliler ve Cermenlerle akraba. Yazar Özüyılmaz'a göre Türkiye'de yaklaşık 9-11 milyon arasında Kürt kökenli vatandaş yaşıyor. Kimi Kürt, Gurmanc ve Zaza kendini Türklerden ayrı bir ırk olarak mütalaa ediyor. Kimi de köken olarak Türk ya da başka halklardan olduklarını benimsemiş durumda.

ELEGEŞ ANITINDAKİ KÜRT!

Konuyla ilgili bir diğer kanıt ise Moğolistan'ın kuzey batısında Baykal gölü ve Altay dağları civarındaki Yenisey ırmağı yakınında bulunan bir anıt. Günümüzde Tannu-Tuva Özerk Muhtar Türk Cumhuriyeti içinde kalan bu alanda, Kürtler tarafından bir İlhanlık veya bilinen ilk Kürt beyliğinin izleri var.

..Bugünkü Türkçe ile anıtta şöyle bir yazı bulunuyor; "Ben Kürt İl-hanı Alp-Urungu'yum. Altından yapılmış okluğumu bağladım belime; devletim ve milletim ben 39 yaşımda öldüm." Bu kayıt Kürtlerin bu dönemde Türkistan'da bir devlet kurduklarını, dillerinin Türkçe olduğunu, devlet yapısının Türk mefkûresine göre şekillendiğini gösteriyor.

KÜRTLER ASYA'DAN GELDİLER

Ön Asya'da İlk Kürt adının kullanılması M.S. 5. yüzyılda oldu. Bu tarihe kadar Ortadoğu'da Kürt adına rastlanılmaması Kürtlerin Asyatik bir topluluk olduğunu göstermeye yetiyor. Günümüzde Kürtler Sivas'tan Basra'ya kadar olan coğrafyada yaşayan bir halk olarak anlatılıyor. Yazar Özüyılmaz, Kürtlerin Hunlar içinde yer alan bir topluluk olduğunu; ancak Anadolu'ya Türklerden önce geldiklerini tezini ortaya atıyor: "Kürtler Türklerden 5 asır önce Anadolu'ya gelip yerleşmiştir. Bunlar daha çok dağlarda yaşadılar. Kürtler Asya'da Hunlar içinde yaşadılar. Hunlar içinde Moğollar, Tibetliler, Afgan kökenliler de var. Ancak Hunların ana mantalitesi Türklük üzerindedir."

GURMANCLAR KÜRT DEĞİL 

Yazar Ömer Özüyılmaz, Gurmancların Kürt oldukları tezinin yanlış ve politik olduğu görüşünde: "Kürt ve Gurmanc toplulukları birbiri ile uzak akraba, fakat ayrı boylardan. Kürtler İran'a 5. yüzyılda gelmişken Gurmancların Batı İran'a, Irak'a ve Anadolu'ya gelişleri Türklerin İslamiyet'i kabulünden sonra olmuştur."

'Gur'luğun esasen Türklüğün temel adı olduğunu ileri süren Özüyılmaz, bu konuda farklı bir tartışmayı başlatıyor: "Hem tarihî vesikalarda hem de günümüzde Türkler, 'Gurlular' olarak tanınmışlardır. 'Gurluk' Türklerde ya ilk ya da son ad olmuştur. Uygur, Sugur, Ogur, Finogur, Ongur, Bulgur gibi çok sayıda Türk boyu vardır. 1000 yıllarında Kıpçak Türklerine Yugur oğulları denmektir. Harzemşahlar da bu zümre içerisinde yer alırken, Kıpçak, Kun ve Kuman adları ile anılan Türkler de 'Gur' şeklinde tarif edilmekteydi. Kısacası Türklüğün özü 'Gur' kelimesidir." Özüyılmaz'a göre "Gur" kelimesinin Kürtçe (Gurmanc dili) anlamı "Kurt" demek. Kurt ise Türk topluluklarının efsanevi sembolü. Terör örgütü PKK'nın yayın organlarından Pine ve Azadiye Welat gazetelerinin çıkardıkları Ferhenggoka adındaki Kürtçe sözlükte "Gurmanco" kelimesi "efsanevi bir Kurt" olarak tarif ediliyor. İran-Tahran ve Türkmenistan-Aşkabat arasında Hazar gölünün güneyinde Gurgan adlı bir yer adının Türkçe, "kurtlar ve kurt yeri" manasına gelmesi de Gurmancların Türklüğünü ifade etdiyor. Gurmanc kelimesinin Türkiye'deki kullanımlarından bazıları da Kirmanc ve Kurmanc şeklinde. Kirman, Farsçada kurt adam, kurtlar anlamına geliyor "Gurmanc" kelimesi ise "Gur" ve akabinde aidiyet anlatan "Man" belirteci ile birleşmesinden meydana geliyor. Alman, Kuman, Kurman, Sayman, Uzman, Kahraman, Ayman gibi isimlerde de "man" eki belirteç olarak kullanılıyor. "Türk" ismine "man" eklenmesi ile oluşan "Türkmen" kelimesinin meydana geldiği gibi, Gur Türklerinin adı olan, "Gur" kelimesinin arkasına "Man" eklenmek suretiyle "Gurman" kelimesi oluşturulmuştur deniliyor. Ömer Özüyılmaz bugün Gurmanc lehçesi ile konuşan Kürtlerin kullandığı çok sayıdaki kelimenin öz Türkçe olduğunu belirtiyor. Özüyılmaz, tespit ettiğine göre Kürtçede (Gurmanc dilinde) yer alan 400 kadar öz Türkçe kelimenin olmasına karşın, bu kelimelerin Türkiye Türkçesinde yeralmıyor.

DEMİRCİ KAVA BİR TÜRK EFSANESİ

Demirci Kava adlı kişinin aslında Türk veziri Bilge Tonyukuk olduğunu söyleyen Ömer Özüyılmaz, "Şerefname'de de bu geçer. Göktürk yazıtlarında, Bilge Tonyukuk'un adı Gave olarak geçer. Aslen Çin topraklarında yaşayan bir Türk ailenin çocuğu iken, Göktürk devletinde vezirlik yapmıştır. Doğu Türkistan Türklerinde, Çin'den gelen ailelere 'Gave' denmektedir. Göktürklerde ve Doğu Türkistan Türklerinde vezirlerin unvanı 'demirci'dir. Dolayısıyla Bilge Tonyukuk'un Türkçe unvanı Demirci Gave'dir. Bu benzerliğin tesadüfle açıklanmasına imkân göremiyoruz. Ergenekon destanında anlatılan hadise tamamen Demirci Gave efsanesi ile aynıdır." diyor. Bu ve benzeri birçok Türk efsanesi, Türklerin İran'a gelmelerinden sonra Fars edebiyatına geçer. Firdevsi'nin yazdığı Demirci Kava efsanesi, Türklerin İran'a gelmesinden sonra gerçekleşir. Firdevsi de Türklerden duyduğu bu efsaneyi kaleme alır. Hem demirci kava efsanesinde hem de Türklerin türeyiş destanında bir demircinin dağı erittiği ve halkı özgürlüğe kavuşturduğu ile demircinin zalim kralı öldürdüğü aynı benzerliklerle anlatılıyor.

Şeyh Said İsyanı (13 ŞUBAT 1925)

şeyh sait İSYAN ÖNCESİ ANADOLU’DAKİ DURUM

Şeyh Sait, Elazığ’ın Palu kazasından ve Nakşibendi tarikatının büyüklerindendi. Palu’da büyük koyun sürülerine yetecek kadar meralar bulunamayınca Erzurum’un Hınıs kazasına yerleşti. Dini istismar ederek, çevrede oldukça tanınmış ve sözü geçen biri oldu. Suriye ile ticaret yaptığından, sık sık oraya giderdi. Zenginliği ve tarikat ileri geleni oluşu ve feodal bir düzen içindeki ağalık sıfatı ile Kürtler üzerinde oldukça etkili idi.

Cumhuriyetin ilanından bir süre önce dağılmış olan Kürt Teali İslam Cemiyeti ileri gelenlerinden, Seyit Abdülkadir, Ceyranlı, Hüsman, Halit, Hacı Musa ve eski Mebuslardan Yusuf Ziya ve ailelerinin katıldığı gizli bir komite kurarak, Kürdistan bağımsızlığı için çalışmalarını sürdürdü. Yusuf Ziya’nın aracılığı ile Hınıs’ta oturan Şeyh Sait ve ailesi de örgüte katıldı.

Bu gelişmeleri yakından izleyen İngiltere, elçiliğinin çeşitli kaynaklarından edindiği bilgileri, düzenli olarak elde ediyordu. Bölgede bir ayaklanma çıkartmak ve bu yolda Musul konusundaki isteklerini Türkiye’ye kabul ettirmek amacında olan İngilizler,  Nasturi’leri kışkırtarak bir ayaklanma çıkmasını hazırladılar.

İngilizlerin kışkırtması ve yönetiminde çıkan Nasturi ayaklanmasına karşı, o günün çok güç şartları içinde yapılan bastırma girişimleri kesin sonuca ulaşamadı. Ayaklananların çoğu sınır dışına kaçtılar. İngilizlerin, Musul sorunu için açtıkları bu olay siyasi ve askeri çok çetin çalışmalar sonucunda taraflarca kabul edilen sınırın gerisine çekilmekle sona ermiş kabul edildi. Bu ayaklanmada, İngilizler asileri desteklemekle kalmayıp, uçakları ile de saldırılara katıldılar .

Kürt İstiklal Komitesi üyelerinden ve eski Mebuslardan Yusuf Ziya, Musa ve Cibranlı Halit beyler ve bazı arkadaşları 1924 yılında çıkan Nasturi ayaklanması dolayısıyla tutuklanmış ve mahkum olmuşlardı. Bu arada Şeyh Sait’in tanıklığına gerek duyularak Bitlis Harp Divanına çağrılmıştı. Bu durum Şeyh Sait’i kuşkulandırdığından; yaşlı ve hasta olduğunu ileri sürerek ,  ifadesini bulunduğu yerde alınmasını istedi. Harp Divanı bu isteği kabul etti. İfadesi Hınıs’ta alındı. Kuşku içinde olan Şeyh Sait, oğlunu İstanbul’a yolladı. Bir yandan Bitlis Harp Divanının, kendisi hakkında görüşlerini adamları aracılığıyla araştırırken; diğer yandan Diyarbakır, Çapakçur, Ergani ve Genç dolaylarında bir ay kadar dolaştıktan sonra, 13 Şubat 1925′te Piran köyüne gelerek kardeşinin evine yerleşti.

Bu arada İstanbul’da, örgüt mensupları kendisine İngiliz ajanı süsü veren bir Türk polisi ile görüştüler. İngiltere’nin, çıkacak bir ayaklanma sonunda kurulacak Kürdistan’ı maddi ve manevi yönden desteklemesi isteklerini ve programını şöyle belirtmişlerdi  

1- İngiltere, Kürt Emirliği ‘nin kurulmasını destekleyecek ve koruyacak.

2- 1926 yılında başlayacak ayaklanmanın ilk hedefi, Diyarbakır’ı ele geçirip, Musul sınırında İngilizlerle ilişki sağlamaktır.

3- Kurulacak Kürt Emaretine Akdeniz’e çıkış sağlanacak.

4- Emaretin başına Seyit Abdülkadir getirilecek.

5- Diyarbakır ele geçtikten sonra, İngiltere her çeşit para ve silah yardımı yapacaktı.

Program bu kadar değildi. Doğuda ayaklanma çıkınca, Batı Anadolu ‘da ve İstanbul’da da Hilafetçi ayaklanmalar çıkartılacak, Ankara iki ateş arasında kalacak ve V ahdettin İstanbul’a gelecekti.

Yapılan propagandalar ” Cumhuriyet Yasaları ile İslamiyet’in, dinin, namaz, oruç, kuran, nikah, ırz ve namusun kalkacağı bütün aşiret ağalarının ve hocaların Ankara‘ya sürülecekleri ve bunlardan, yasalara uymayanların denize atılacağı” şeklinde olup halkı devlete karşı ayaklanmaya kışkırtıyordu. Cibranlı Halit ve adamları da Hükümete haber verilmesini engelliyorlardı. Durumu Atatürk’e ilk kez duyuranlar Varto’da oturan Hornek aşireti oldu. 1924′te Erzurum depremi sebebiyle Erzurum’a gelen Atatürk’e bilgi verildi. O da Cibranlı Halit’in yakalanması için ilgilileri uyardı. Erzurum’a gelmiş olan Yusuf Ziya tutuklandı ve Bitlis Harp Divanına yollandı. Suçunu kabul etti ve Cibranlı Halit, Hasananlı Halit, Şeyh Sait ve Hacı Musa’nın adını açıkladı. Hacı Musa hemen tutuklandı. Fakat aşiretlerinin ayaklanmaması için Hacı Musa ve bazı tutuklular serbest bırakıldı.

Bu arada Şeyh’ in oğlu da İstanbul ve Suriye’de çeşitli kişilerle görüşmüştü. Eğer bir ayaklanma çıkarsa ‘Cemiyet-i Akvam’ a haber vereceklerini ve asker bulunmadığı için aşiretlerin yöreyi kolayca ele geçirebileceklerini söyledi. Bundan sonra dini bir ayaklanma fetvası hazırlandı. Cumhuriyetin ve Mustafa Kemal’in dinsizliği, din kurallarına aykırı davrandıkları ileri sürüldükten sonra, mal ve canlarının helal olduğu belirtiliyordu.

İSYAN

Yörede, ayaklanma hazırlıkları ve propaganda için dolaşarak kardeşinin Piran’daki evine yerleşmiş olan Şeyh Sait burada, jandarmanın beş suçluyu yakalayıp götürmek istemesi yüzünden çıkan silahlı çatışma üzerine, planlarından önce ayaklanmak zorunda kaldı.

Palu’da ayaklanmaya başlayan Şeyh Sait önce Tunceli’nin merkezi Darahini’yi ele geçirmek istedi ve bu amaçla yolda iken kendisine, Paro Oğlu Ömer ağa komutasında Butyanlı, Fakih Hasan Oğlu Abdülhamit’in komutasında Mıstanlı, Ömer Oğlu Haydar komutasında Tavaslı, Molla Ahmet komutasında Silvanlı aşiretleri katıldılar. 16 Şubat 1925′te Darahiniye saldırdılar. Şehir yağmalanırken, Ziraat Bankası’na da el konuldu. Durumu Ankara’ya bildiren öğretmen Mehmet Zeki, Şeyh Sait’le iş birliği yapan Tunceli Valisi, Çapakçur Kaymakamı ve Hakim Bağdatlı Rıza’nın telkinleri ile önce hapis sonrada şehit edildi.

Asiler ;

1-Çapakçur,

2-Muş,

3- Diyarbakır, olmak üzere üç kola ayrıldılar. Şeyh Sait Diyarbakır’ı alacaktı. 21 Şubat’ ta ilk kez ordu birlikleri ile karşılaşıldı ve bir alayı geri çekilmek zorunda bıraktılar. Yarbay Cemil Bey komutasında ki bir süvari alayını ise, pusuya düşürüp esir aldılar. Ellerinde yeşil bayrak ve kuranlarla ilerleyen asilere halk karşı koymuyor ve çoğu kez yardım ediyordu.

Halkın ve eşrafın direnmemesi ve askerin bir kısmının kaçması sonucu, komutan Osman Bey’in bütün çabalarına rağmen, 2 Şubat günü Elazığ asilerin eline geçti ve yağma edildi. Diğer yandan Şeyh Abdullah Muş cephesini tutarak, Varto’yu aldı ve Erzurum’a doğru ilerlemeye başladı. Ergani, Piran olayından hemen sonra asilerin eline geçmişti. Ergani ve Eğil yörelerindeki şeyh ve ağaları da ayaklandırmayı başaran Şeyh Sait, 7 Mart ‘ ta dört yönden Diyarbakır’a saldırdı. Kuzey cephesinde surlar dışında yapılan savunmayla asiler püskürtüldü. Güney cephesinde ise içeriden de yardım gören asiler şehre girdiler. Fakat, General Mürsel’in asiler üzerine süvari kuvvetleri yollaması sonucu, baskına uğrayan asiler 8 Mart’ ta ilk kez yenilerek kaçtılar.

Ayaklanma ile ilgili ilk bilgiler 16 Şubat 1925′te gazetelerde yer aldı. Ayaklanma, küçük bir eşkıya olayı olarak gösterildiğinden ve suçluların yakında yakalanacakları ileri sürüldüğünden, kamu oyunda etkisi olmadı. Bakanlar Kurulu Toplantısında İç İşleri Bakanı Recep Bey , Piran olayı hakkında bilgi verdi ve bölgedeki güvenlik kuvvetleri ve uçaklarla olayın bastırılacağını belirtti. Olayda İngiliz etkisi olduğu görüşü ileri sürüldü. İngiliz etkisinin bulunduğu ve ayaklanmanın bastırılmasında uçaklarında kullanılacağının açıklanması, olayın basit olmadığını gösteriyordu.

Olayın yakından izleyen Mustafa Kemal, İstanbul’da Heybeli adada dinlenmekte olan İsmet Paşa’ ya, hemen Ankara’ya gelmesini bildirdi. İsmet Paşa 20 Şubat 1925′te Ankaraya hareket etti. 21 Şubat’ ta Ankara’ya varan İsmet Paşa, istasyonda Mustafa Kemal ve bazı bakanlarca karşılandı ve doğru Çankaya ‘ya gidildi.

Bu esnada hükümet içinde münakaşalar olmuş ve İç İşleri Bakanı istifa etmişti. Recep Bey ayaklanmayı daha endişeli bir hava içinde karşılayarak, baş vekilden fazla ciddiye aldığı için itilafa düşmüşlerdi. Bu arada Başbakan Fethi Bey istifa etmişti. İsmet İnônü bu olayı kitabında şôyle anlatıyor .” Bu günlerde Halk Partisi meclis grubu bir toplantı yaptı. Hükümet Başkanı ayaklanma hakkında izahat verdi. Hadise üzerine geniş gôrüşmeler oldu. Ben geçen yılın 22 Kasım ‘ ın da başbakanlıktan ayrılmıştım. Fakat parti genel başkan vekilliği sıfatını muhafaza ediyordu. Bu sıfatla müzakerelere bende katıldım ve hadiseye nasıl baktığımı anlattım. Gruptaki hadiseler sertleştikçe hükümetin durumu güçleşiyordu. Bunun üzerine Fethi Bey istifa etti. Bundan sonra Atatürk hükümet teşkili vazifesini bana verdi. 3 Mart’ ta hükümet programını mecliste okuyarak güven oyu aldık.”

Hükümet programında iki husus gôze çarpıyordu. Bunlar seferberlik ilan etmek ve Takriri Sükun kanunu çıkarmak. Bu kanunu işletebilmek için iki İstiklal Mahkemesi kurulacaktı. Biri şarkta çalışacak, birinin merkezi Ankara’da olacaktı.

Takriri Sükun kanunu iki maddeden oluşuyordu :

1 -Hükümet lüzum gördüğü taktirde suçluları İstiklal mahkemesine verebilecek.

2-İstiklal Mahkemesi davaları kendi kanunları ile süratle yürütecek.

İsyan Bölgesi İstiklal Mahkemesi Aşağıdaki gibi oluşuyordu:

Reis : Mahzar Müfit Bey

Müdde-i Umumi : Ahmet Süreyya bey

Üye : Ali Saip

Üye : Lütfi Müfit

Yedek : Avni Doğan Bey

Ankara İstiklal Mahkemesi Aşağıdaki gibi oluşuyordu:

Reis : Ali Bey ( Çetin Kaya )

Müdde-i Umumi : Necip Ali Bey

Üye : Kılıç Ali

Üye : Ali Bey

Yedek : Raşit Galip Bey

İSYANIN BASTIRILMASI

Bir gece Mustafa Kemal Çankaya’da, İsmet Paşa, Fevzi Çakmak ve ikinci başkan Kazım Paşalarla ayaklanmanın bastırılması için alınacak önlemleri görüşmek üzere toplandılar . Hazırlanan plana göre ayaklanma bölgesi büyük askeri kuvvetlerle sarılacak, harekat Erzurum, Erzincan, Sivas, Diyarbakır, Mardin üzerinden yollanacak birliklerce ve hava kuvvetleri desteği ile yapılacaktı.

Mardin ve Diyarbakır’a gönderilecek birlik, araç ve malzemenin güney demir yollarından gönderilmesi gerekiyordu. Bu demir yollarının bir kısmının geçtiği Suriye Fransa Mandasında olup, Lozan ‘ da kabul edilmiş olan Ankara Antlaşması gereğince Türkiye bu demir yollarından asker taşıma hakkına önceden Fransa ‘ya bildirmesi şartı ile sahipti. Bu sebeple Türkiye, Paris elçiliği aracılığı ile Fransa Hükümetine bir nota vererek Şeyh Sait ayaklanması dolayısıyla demir yolundan asker yollanacağını bildirdi. Fransa bu isteği uygun buldu. Fakat, İngiltere’nin Paris elçiliği durum hakkında bilgi isteyerek, asker naklini geciktirici bir girişimde bulundu. Bu davranışı bile İngiltere’nin bu ayaklanma arkasında olduğu görüşünü kuvvetlendiriyordu.

Ordu birlikleri Erzurum, Mardin, Diyarbakır ve Malatya bölgelerinde yığınağını yaparken, Şeyh Sait’te Diyarbakır üzerine yürümüş ve 7-8 Mart 1925′te yenilgiye uğramıştı. Ayaklanmanın güneye doğru yolu tıkanmış ve asileri çembere alma ihtimali doğmuştu. Şeyh Sait Dersim ve Muş yöresi ağalarını da ayaklanmaya çağırdı ise de; şeriat ve hilafet adına yapılan bu hareket, özellikle Diyarbakır yenilgisinden sonra ilgi görmedi. 9 Mart’ ta Diyarbakır’a gelen bazı İngiliz silah fabrikaları katalogları ve mektupların üzerinde ‘Kürdistan Kraliyeti Harbiye Bakanlığı ‘ yazısının bulunması, Diyarbakır’ın Şeyh Sait’in eline geçmesinin en önemli adım olduğunu gösteriyor ve İngiltere’nin olayı desteklediği kanısını kuvvetlendiriyordu.

Diyarbakır yenilgisi ayaklanmanın dönüm noktası oldu, Seferber edilmiş kuvvetlerle 10 Mart’ ta Diyarbakır çevresi asilerden temizlendi, 14 Mart’ ta Şeyh Sait’in oğullarından birinin Varto’da yapılan çatışmada öldüğü bildirildi, 16 Mart’ ta seferber edilen subaylara ve askere iki şer maaş avans ödenmesi kanunu ve 23 Mart’ ta da, sıkı yönetimin bir ay uzatılması kabul edildi,

Yığınaklarını tamamlayan ordu birlikleri 26 Mart’ tan itibaren Varto, Elazığ ve Diyarbakır üzerinden karşı harekata başladı. Asiler dört yönden kuşatıldılar, Düzenli bir şekilde çembere alınarak Irak, İran ve Suriye’ye kaçmaları önlendi. 31 Mart’ ta Diyarbakır ve Elazığ’dan gelen kuvvetler birleşerek Şeyh Sait’in karargahının bulunduğu Hani’ye girdiler. 2 Nisan da kuşatmanın son bölümü de tamamlanınca asiler ve ana kuvvetler arasında çatışma başladı. Nisan’ da Palu, Silvan ve Piran ele geçti. Bütün asiler Tunceli yönünde kaçmaya başladılar,

Geçtikçe artan başarılı harekat sonunda, ayaklanma Nisan ayı ortasında tamamı ile bastırıldı ve Şeyh Sait ele geçti. Bu durum, hükümetin 15 Nisan tarihli resmi bildirgesi ile açıklandı.

Ayaklanmanın bastırılmasından sonra ilk iş olarak merkezi Diyarbakır’da olmak üzere bir genel müfettişlik kuruldu.

Şeyh Sait yakalandıktan sonra yandaşları ile birlikte İsyan Bölgesi İstiklal Mahkemesi’ne verildi.

İstiklal Mahkemesi asilerin idamına karar verdi ve bu bir gün sonra gerçekleşti.Kaynak

Web Stats Free counter and web stats