Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)

Haberiniz Olsun

Yazılar

MEB, 4 bin 622 şef alacak

 

Milli Eğitim Bakanlığı, merkez teşkilata 162, ilçe milli eğitim müdürlüklerine ise 4 bin 460 adet şef alacak. Bakanlık, boş şef kadrolarına atanacakların belirlenebilmesi amacıyla yapılması planlanan görevde yükselme eğitimi ve sınavına katılmak isteyen personelin başvurularını 12-24 Eylül 2008 tarihleri arasında alacak.

 

Milli Eğitim Bakanlığı, 3, 4 ve 5'inci derecelerden olmak üzere merkez teşkilatında 162 adet, taşra teşkilatında ise 4 bin 460 adet boş şef kadrolarına atanacakların belirlenebilmesi amacıyla görevde yükselme eğitimi ve sınavı yapacak. Milli Eğitim Bakanlığı Personel Genel Müdürü Necmettin Yalçın’ın imzası ile yayınlanan “Merkez ve Taşra Teşkilatından Görevde Yükselme Duyurusu” isimli genelgede, başvuruların 12-24 Eylül 2008 tarihleri arasında yapılacağı açıklandı.

 

ŞEF ADAYLARINDAN EN AZ YÜKSEKOKUL MEZUNU OLMASI İSTENECEK

 

Genelgede, yapılacak olan “Merkez ve Taşra Teşkilatı Şef Kadrolarına Atanabilmek İçin Görevde Yükselme Sınavı Başvuru Kılavuzu”nun www.meb.gov.tr ve personel.meb.gov.tr adreslerinde ileri bir tarihte yayınlanacağı kaydedildi. Genelgede, şef kadrosuna atanacakların Bakanlık kadrolarında en az iki yıl süreyle görev yapmış olması, son üç yıllık sicil notu ortalamasının 70 puandan aşağı olmaması ve görevde yükselme sınavında başarılı olması gerekiyor. Ayrıca şef kadrolarına atanacaklardan en az iki yılık yüksek okul mezunu olması, devlet memurluğunda en az üç yıl görev yapmış olması ve Bakanlık teşkilatının yardımcı hizmetler sınıfı dışındaki kadrolarında görev yapıyor olması şartı istenecek.

 

Başvurular, elektronik ortamda yayınlanan görevde yükselme sınav başvuru kılavuzu çerçevesinde, kadrolarının bulunduğu birime yapılacak. Elektronik Başvuru Formu, 12-24 Eylül 2008 tarihleri arası mesai saati bitimine kadar bizzat personel tarafından kadrosunun bulunduğu birime yapılacak.

 

ATAMALAR 'EK 1' DEĞERLENDİRME FORMUNA GÖRE YAPILACAK

 

Atamalar Milli Eğitim Bakanlığı Personeli Görevde Yükselme ve Unvan Değişikliği Yönetmeliği’nin EK-1 Değerlendirme Formu’na göre yapılacak. Merkez ve taşra teşkilatında ilan edilen boş kadroların merkez ve taşra teşkilatı için ayrı ayrı üç katı aday tespit edilerek tarihi ileride belirtilecek görevde yükselme eğitimine alınacaklar. Adaylar Ek-1 Değerlendirme Formuna göre puanlama yapılarak en yüksek puanı olan adaydan başlanarak belirlenecek.

 

GÖREVİN NİTELİĞİ SINAV SONUCUNU BELİRLEYECEK

Görevde yükselme eğitimi sonrasında yapılacak sınavın sonucunun yüzde 2’sini T.C.Anayasası yüzde 3’ünü Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Ulusal Güvenlik, yüzde 6’sını Devlet Teşkilatı ile ilgili mevzuat, yüzde 6’sını Devlet Memurları Kanunu ve ilgili mevzuat, yüzde 16’sını Türkçe, Dil Bilgisi, Resmi Yazışma Kuralları, Mesleki Etik İlkeleri, yüzde 7’sini Halkla İlişkiler ve Davranış Kuralları, yüzde 60’ını ise Görev Alanları ve Atama Yapılacak Görevin Niteliği ile İlgili Konular belirleyecek. Görevde yükselme eğitimini tamamladıktan sonra görevde yükselme sınavında 100 üzerinden 70 ve daha fazla puan alanlar başarılı sayılacaklar.

Turgut Reis

 

turgut-reis Turgutreis

TURGUT REİS

Büyük Türk denizcisi. Trablusgarp fâtihi. Osmanlı Devletinin Menteşe (Muğla) Sancağına bağlı Saravuloz köyünde, tahminen 1485 yılında doğdu. Veli isminde bir çiftçinin oğludur. Gençliğinde cirit, güreş, ok atmada gösterdiği ustalık ve cesâretiyle çevrede tanınıp Menteşe kıyılarından levent toplayan Hızır Reisin (Barbaros Hayreddin Paşa) adamları tarafından seçilerek, Cezayir leventleri arasına alındı. Pek çok muhârebelerde cesâret ve silâhları kullanmadaki mahâretiyle büyük kahramanlıklar gösterip, Barbarosun takdir ve teveccühünü kazandı ve reis oldu.

Barbarosun emrinde zaferden zafere koşan, devletine, dînine hizmetten başka hiçbir şey düşünmeyen bu müstesnâ kahramanın, Preveze Zaferinin kazanılmasında büyük hizmetleri görüldü. Muhârebe sırasında harp hattının gerisinde gönüllü ihtiyat filosuna kumanda etti. Harbin en şiddetli zamânında, yerinde yaptığı çevirme ile Andrea Dorianın bütün ümitlerini kırarak onu geri çekilmeye mecbur etti. Geri çekilen düşmanı tâkipte de üstün gayret ve cesâret göstererek pek çok gemiyi zaptetti.

Turgut Reis, 1540'ta Sâlih Reisle berâber Akdenizdeki korsan gemilerine karşı açtıkları mücâdele günlerinde, Korsikada gemisini yağlarken âni bir baskın yapan Andrea Dorianın oğlu Giovanni tarafından esir edildi ve forsaya vuruldu. Üç yıla yakın eziyet ve sıkıntı içinde kürek çekti. Daha sonra Cenova'ya götürülüp hapsedildi. Bunu haber alan Barbaros Hayreddin Paşa, Cenova'yı kuşatarak şöyle haber gönderdi:

Eğer Turgutumu sağ sâlim teslim etmezseniz, Ceneviz dâhil bütün köylerinizi yıkar, taş taş üstünde bırakmam!

İnanan bir kuvvetin neler yapabileceğini daha önceki tecrübeleriyle bilen Cenevizliler, derhal Turgut Reisi teslim ettiler. Turgut Reisi büyük bir sevgiyle karşılayan Barbaros Hayreddin Paşa, dönüşte yedek gemisini ona hediye etti. Zamanla filosunu büyüten Turgut Reis, Batı Akdenizde kendini kabul ettirerek Cerbe Adasına yerleşti. Akdenizde düşmana aman vermeyen gazâlarının sonucunda, Sultan Süleymân Han tarafından İstanbula dâvet edildi. Emrinde çalışan gözü pek, yiğit, kahraman silâh arkadaşlarından Kılıç Ali, Gâzi Mustafa, Hasan Reis, Kara Dayı, Kara Kadı gibi kaptanlarla birlikte, sekiz gemiyle İstanbula gelip, Sultana bağlılıklarını arz ettiler. Sultan Süleyman Han Turgut Reis'e iltifatlarda bulunup Karlıeli Sancakbeyliğini, diğerlerine de yetmişer-seksener akçe ulufeyle, fener taşıma hakkını verdi.

Turgut Reis, bundan sonra bir Osmanlı kaptanı olarak tekrar denize açıldı. İspanyollar, Cerbe Adasında kendisini baskına uğrattılarsa da bir dere yatağından, Fâtihin İstanbul kuşatmasında donanmayı Haliçe indirmesi gibi, gemilerini denize aşırıp Haçlı donanmasının ardına düştü ve büyük bir bozguna uğrattı. Malta Baskını, Manya Zaferi, Selanik limanı önündeki harple kendisini dost ve düşmana iyice tanıttı.

1548-1550 yılları arasında iki yıl Kuzey Afrika sâhillerinde, Müslümanlara yardım etti. Düşmanlarına korku verdi. Sultan Süleymân Han, Kurân-ı kerîm ile bir kılıç gönderip Trablusgarbın fethini istedi. 15 Ağustos 1551de, Malta şövalyelerinin hâkimiyetinde bulunan Trablusgarbı fethi, 1552de Andrea Doriaya karşı kazandığı Pestiye Zaferi, 1553te Korsika Adasının merkezi Bastiayı zaptı başarılarından sonra, Trablusgarb Beylerbeyliğine getirildi. Bu vazifedeyken, Kaptan-ı derya Piyale Paşa ile birlikte pek çok deniz seferine katıldı. 1560ta Andrea Dorianın oğlu Giovanninin Cerbe saldırısında, Turgut Reis'in Osmanlı donanmasının zafere ulaşmasında çok büyük gayreti görüldü. 1565te Malta Kuşatmasına katıldı. Seksen yaşını aşmış, vatan ve din sevgisinden başka hiçbir şeyi düşünmeyen Turgut Reis, kuşatmada yapılan hatâyı belirterek, büyük bir istekle savaşa katıldı. 17 Haziranda St. Elmo burcunda yapılan bir hücumda, başından yara alarak beş gün baygın yattıktan sonra, 23 Haziranda St. Elmonun fethi günü şehit oldu.

Türk denizcileri arasında, kahramanlığı, devlete hizmetiyle ayrı bir yeri olan, Barbaros Hayreddin Paşanın; Turgut benden ileridir! dediği bu deryalar hâkiminin naaşı, Trablusgarpta kendisinin yaptırdığı câminin yanındaki türbesine gömüldü. Günümüzde de türbesi, Libyalılar ve onu sevenlerin ziyaretgâhı hâlindedir.

Cumhuriyet döneminde, Doğduğu Seroz köyünün bağlı olduğu beldeye Turgut Reis adı verilmiştir. Bugün, beldenin kıyısında adını taşıyan bir gezi parkı ve bu parkın içinde Turgut Reisi bir kadırganın burnunda, kılıcıyla ufku gösterir vaziyette tasvir eden bir anıt vardır.

Dragut

Dragut , Güney Avrupalı'ların Turgut Reis'e taktığı lakaptır.

Turgut Reis'in, Akdeniz'in hıristiyan yakasına yaptığı yağma seferleriyle yarattığı korku ve dehşet; Dragon(Ejderha) ve Turgut arasındaki ses benzerliğinden yararlanarak "Dragut" kelimesinin doğmasına yol açmıştır.

Batılı kaynaklar, kendisini hala "Dragut Rais" olarak anmaktadır.

Osmanlı İmparatorluğunda Görev Alan Bazı Ermeniler

 

Osmanlı İmparatorluğu'nda diğer tüm azınlıklar ve gayrimüslimler gibi Ermenilerde hoşgörü ve serbestlik ortamını her zaman yaşamış bir topluluktur. Ermeniler iddia edildiği gibi soykırıma uğrayan bir topluluk değil devletin her kademesinde, her meslekte önemli yerler edinmiş bir grup olmuştur.

 

İşte bu konuda fikir verebilecek bir tablo:

 

OSMANLI DEVLETİNDE GÖREV ALAN BAZI ERMENİLER

Agop Gırcikyan-Osmanlı imparatorluğunun ilk elçisi (Paris) Reşid Paşa'nın müşaviri Osmanlı imparatorluğunun Paris'teki Elciliğinin Maslahatgüzarı (1834-)

 

 

Krikor Agaton-Osmanlı PTT Umumi Müdürü (1864)

Hariciye Vekaletinde görevli (1848-1850)

 

Sahak Abro-Hariciye Vekaleti Umumi Katibi (1850-)

 

Sebuh Laz Minas-Paris Türk Elçiliği'nde Katip (1863)

 

Krikor Odyan-Hariciye Muhakemat Müdürü (1870)

 

Serkis Efendi-Hariciye'de Baş Sır Katibi (1870-1871)

 

Ovakim K. Reisyan-İstanbul Vize kasabasının Mahkeme Reisi (1879)

Sakız Adası İhzari Mahkeme Reisi (1885)

Rodos Adası İhzari Mahkeme Reisi (1887)

 

Artin Dadyan Paşa-Hariciye Müsteşarı (1880)

 

Diran Aleksan Bey-Belçika'da Türk Sefiri (1862)

PTT Müfettişi

 

Yetvart Zohrab Efendi-Londar Sefiri (1838-1839)

 

Hırant Düz Bey-Mesine (İtalya) Sefiri (1900-1907)

 

Hovsep Misakyan Efendi-La Haye'de Elçi (1900-1907)

 

Sarkis Balyan-Kardağ'da ve İtalya'da Türk Konsolosu (1900-)

 

Azaryan Manuk Efendi-Hariciye Müsteşarı

 

Kapriyel Noradunkyan-Gazi Ahmet Muhtar Paşa Kabinesi'nde Hariciye

Nazırı (1912)

 

Agop Kazazyan Paşa-Maliye Nazırı/Hazine-i Hassa Nazırı

 

Mikael Portugal Paşa-Maliye Nezareti Müşaviri (1886)

Ziraat Bankası Genel Müdürü/Hazine-i Hassa Nazırı (1891)

 

Sakız Ohannes Paşa-Hariciye Vekaleti Umumi Katibi (1871)

Hazine-i Hassa Nazırı (1897)

 

Garabet Artin Davut Paşa-Viyana Sefiri (1856-1857)

Lübnan Valisi (1861)

PTT ve Nafia Nezaretlerinde Nazır (1868)

 

Krikor Sinapyan-Nafia Nazırı

 

Krikor Ağaton-PTT Umumi Müdürü (1864)

 

Jorj Serpos Efendi-Türkiye Telgrafları Umum Sekreteri (1868)

 

Osgan Mardikyan-PTT Nezareti Nazırı (1913)

 

Tomas Terziyan,

Nişan Guğasyan,

Tavit Çıracıyan-Mülkiye hocaları

 

Krikor Zohrap,Bedros Hallacıyan-İstanbul Mebusları

Ek Ders Ücretleri Elektronik Ortamda Ödenecek

 

Öğretmen ve ilgili personelin ek ders ücretleri, gelecek aydan itibaren elektronik ortamda tahakkuk ettirilecek ve ödenecek.

 

Maliye Bakanlığı Muhasebat Genel Müdürü Ömer Duman yaptığı yazılı açıklamada, bu ay hayata geçirdikleri "Kamu Elektronik Bordro Sistemi (e-Bordro)"nin ardından "Kamu Hesapları Bilgi Sistemi – Ek Ders Uygulaması" adı ile yeni bir uygulama başlattıklarını bildirdi.

Pilot çalışmanın Nisan ve Mayıs aylarında Çankaya İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü ve bağlı okullarda gerçekleştirildiğini belirten Duman, çalışmanın Haziran ayında Ankara'daki tüm milli eğitim müdürlükleri ve bağlı okulları kapsayacak şekilde genişletildiğini, Bursa, Çankırı ve Sivas illerinde de "başarılı uygulamalar" yapıldığını anlattı.

Duman'ın verdiği bilgiye göre, ülke çapında Eylül ayından itibaren öğretmenler ve okullardaki idari personel ile diğer kamu kurumlarında görevli personelin ek ders ücretlerinin ödenmesi bu sistem üzerinden yapılacak. Sistem,577 bin 397 personeli kapsayacak.

Sistem çerçevesinde önce okullardan ders saati bilgisi girilecek. Bu bilgiler tahakkuk için il/ilçe milli eğitim müdürlüklerine sistem üzerinden aktarılacak. İl/ilçe milli eğitim müdürlükleri de gerekli hesaplama, bordro ve ödeme emri belgesini oluşturduktan sonra ek ders ücretlerinin ödenebilmesi için elektronik ortamda muhasebe birimlerine aktaracak.

Duman, ek ders bordrolarının da maaş bordroları gibi Kamu Elektronik Bordro Sistemi (e-Bordro) uygulaması üzerinden ilgili kişilerce alınabilmesine ilişkin yakın zamanda açıklama yapılacağını bildirdi. AA

Öğretmenlere 475 YTL hazırlık ödeneği

 

Eğitim Öğretim Hizmetleri Sınıfına dahil “öğretmen” unvanlı kadrolarda görevli olanlara 475 YTL eğitim-öğretim yılına hazırlık ödeneği ödenecek.

 

Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik imzasıyla yayımlanan genelgeye göre, 657 sayılı Kanun'un ilgili maddesi uyarınca verilecek hazırlık ödeneği 475 YTL olacak.

 

Buna göre, öğretmen unvanlı kadrolarda görevli olup fiilen öğretmenlik yapanlar (İlköğretim ve okul müdürleri ile yardımcıları, cezaevi okullarında çalışan öğretmenler, yönetici, eğitim uzmanı ve eğitim uzman yardımcıları dahil, ilköğretim müfettişleri hariç) 475 YTL hazırlık ödeneği alacak.

26 Ağustos 1071 Malazgirt Meydan Savaşı ve Zaferi

 

26 AĞUSTOS 1071 MALAZGİRT ZAFERİ

Bir Cuma sabahı gürledi gökler,

Ellibin tuğ üzre, ellibin yürek.

Kılıçlar sıyrıldı Allah-ü Ekber!

Bizans, Türk'e vatan olsun diyerek.

 

Kılıç kelle biçer, ok kargı deler,

Malazgirt Ovası kana boyanır.

Gaziler haykırır, şehitler gürler,

Vatanda yeni bir tarih uyanır.

 

Çöktü Roma ve sustu zaman,

Şehitler, gaziler toplandı bir bir.

Başbuğlar başbuğu yüce Alparslan,

Dedi, 'Hep birlikte alalım tekbir!

 

'Eğilmez sanılan nice mağrur baş,

Türk'ün karşısında eğilir, çöker.

Rumlarla başlayıp süren her savaş,

Her kale burcuna bir bayrak diker.

 

MALAZGİRT MEYDAN SAVAŞI'NA HAZIRLANIŞ

 

Alparslan, Malazgirt Meydan Savaşı'ndan önce bütün tedbirleri almış, gereken her türlü hazırlığı yapmıştı. Ünlü veziri Nizamül-Mülk'ü Hemedan'a gönderdi. Çıkacak herhangi bir karışıklığı önlemesi ve istenirse yeni asker yollaması için tembihde bulundu. Ayrıca Bizans kuvvetlerinin gücünü öğrenmek için de bir öncü kuvveti Bizans Ordusu'na göndererek küçük bir çarpışma yapıldı. Bu keşif savaşında Bizans komutanı Basilakes tutuklandı. Ondan edinilen bilgilere göre Alpaslan gerekli önlemi aldı. Bizans Ordusu'nda Frenk, Norman, Slav, Gürcü, Peçenek ve Ermeni askerleri de yer alıyordu. 200 bin kişilik Bizans Ordusu'na karşı 50 bin kişilik bir kuvvetle nasıl karşı koyulacağının plânlarını hazırladı. Ordusunu savaş düzenine sokan Alparslan, 25 Ağustos 1071 tarihinde askerlerinin morallerini güçlendirmek için devamlı tekbir getirmelerini, düşmanların morallerini bozmak için de sürekli, boru ve davul çalmalarını, oklar atmalarını emretti. Sultan Alparslan, amcası Tuğrul Bey zamanında Selçuklu ordusunda hizmet veren yaşlı ve yorgun eski orduyu dağıtmış yerine genç ve dinamik bir ordu kurmuştu. İçlerinde Süleyman Şah, Mansur, Porsuk, Bozan ve Savtekin gibi yetenekli komutanlar olup süvariler de bozkır savaşlarında pişmiş, seri manevra kabiliyetine sahip seçkin askerlerden oluşuyordu.26 Ağustos 1071 tarihinde başta halife olmak üzere bütün İslâm âlemi, camilerde cuma namazını kılıyor, Kur'an okuyarak Türk Ordusu'nun zaferi için dua ediyordu. Hatta Halife, bütün İslâm ülkelerindeki hutbelerde şu duanın okunmasını emretti:"Allah'ım, İslâm sancağını yücelt, ona yardım et! Başını ezmek ve kökünü kazımak üzere müşrikliği hezimete uğrat. Sana itaatte canlarını feda edip, kanlarını akıtan yolunun mücahitlerini kuvvetlendir. Zafer ile yardım et. Sultan Alparslan'ın senden dilediği yardımı esirgeme ki, o bu sayede hükmünü yürütsün. Senin dinini şerefli ve yüce tutabilmesi için ordusunu meleklerinle destekle. Çünkü o, malı ve canıyla emirlerine uymak için rahatını terk etti.

 

Çünkü sen yüce kitabında: «Ey iman edenler! Can yakıcı bir azaptan sizi kurtaracak kazançlı bir yolu göstereyim mi? Allah'a ve Peygamberine inanırsınız, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda savaşırsınız...» buyuruyorsun. Senin sözün gerçektir.Ey Müslümanlar! Samimi bir niyet ile Allah'a yal varınız. Çünkü Allah kitabında şöyle buyuruyor:"Ey Muhammedi Onlara, 'dualarınız olmasa, Rab-bim size niçin değer versin,' de..." Onun güçlü ve kuvvetli olarak düşmanlarını mahvetmesi, sancağı yükseltip zaferlerin en ulvîsine eriştirmesi için Allah'a dua ve niyazda bulununuz."Alparslan beyaz bir ata binmiş, baştan ayağa beyaz elbiseler giymiş, atının kuyruğunu kendi eliyle sıkıca bağlamış, ok ve yayını çıkartmış, kılıcını kuşanmış, kalkanını eline almıştı. Bu da sultanın, askerin başında bizzat savaşacağını gösteriyordu.Malazgirt Ovası'nda bütün Türk Ordusu cuma namazını kılmış, Allah'a zafer kazanmaları için dua etmişti. Alparslan; Artuk, Süleyman Şah, Porsuk, Bozan, Sav Tigin ile diğer beyleri ve askerleri ile helâllaştı. Şehit olursa oğlu Melikşah'a bağlı kalmalarını vasiyet etti. Karşısında, vereceği emirle canlarını seve seve feda edeceği kahraman askerlerden oluşan ordusu sessiz sedasız Alparslan'ın ne söyleyeceğine kulak kesilmişti.

 

Alparslan, kılıç ve topuzunu eline alarak şu özlü hitabede bulundu:

"Askerlerim! Yiğitlerim! Bugün burada ne emreden bir sultan, ne de emir alan bir asker vardır.

Bugün ben sizlerden biriyim ve sizlerle birlikte savaşacağım.

 

Bugün burada Allah'tan başka bir sultan yoktur. Biz ne kadar az olursak olalım, düşman ne kadar çok olursa olsun, bütün Müslümanların, zaferimiz için dua ettikleri şu anda, kendimi düşman üzerine atacağım. Ya zafer kazanırız, ya şehit olarak cennete gideriz. İsteyen benimle gelsin, isteyen geri dönsün. Ben memleket için, İslâm için ölüme koşuyorum. Beni takip edenler ve kendilerini Yüce Allah'a adayanlardan şehit olanlar Cennet'e, sağ kalanlar ise ganimete kavuşacaklardır. Ayrılanları ahi-rette ateş; dünyada da alçaklık beklemektedir.Ey askerlerim! Eğer şehit olursam bu beyaz elbise kefenim olsun. O zaman ruhum göklere yükselecektir. Benden sonra oğlum Melikşah'ı tahta çıkartınız ve ona itaat ediniz. Zaferi kazanırsak istikbal bizimdir" dedi.Alparslan atından indi. Son kez secdeye varıp ellerini kaldırarak Allah'a şöyle dua etti:"Ya Rabbî! Sana inanıyor ve tapıyorum. Büyüklüğün karşısında yüzümü yere sürüyorum. Allah'ım senin yolunda, senin uğrunda savaşıyorum. Ey Yüce Allah'ım! Kalbim ve niyetim halistir. Bana yardım et, söylediğimde yalan varsa beni kahret!" dedi ve şimşek hızıyla atı-, na atladı. Onun bu sözleri üzerine zaten moralleri yüksek olan askerleri iyice coşmuştu.

 

Malazgirt: Çağları Aşmışız Biz!

 

"Ömür! Ne de kısaymış!" deyiverdin. Yurdunu yuvasını terk eden on binler, etrafında etten duvar örmüşler; bir vücudun azaları olmuşlardı. "Essalatü hayrun minen nevm" ovaya dalga dalga yayılıyor; Fırat'ın ve Dicle'nin çocukları saf tutuyordu. En önde sen; sağında Yesevi'nin, solunda Muzuri'nin yiğitleri; arkanda derya gibi akıp giden kırk bin aşk ve dava eri… Nasr okunuyor; maverada melekler, ilahi koroya eşlik ediyordu. Buhara'dan kopup gelen çekik gözlüyle… toprağın rengine boyanmış, Zaho'dan sancağa koşan Hanzele soylular… rahmet sağanağında yıkanmaya gelmişlerdi, bereket sabahında… En duru haliyle Kutsal Mesaj'a ram olalı nice asırlar geçmiş; her tecrübe, gönül iklimine meltem oluvermişti. Sen de ecdadından aldığın adalet bayrağını burçlara dikmiş… "Öldürmek istediğiniz, kuduz bir köpek olsa bile işkence etmeyiniz!" düsturunu Alemlere Rahmet Olarak Gönderilen'den almış; atının değdiği yer, Vareden'in Adıyla emanetine girmişti. Evin toprak, libasın kefenin; sen de Selahaddin'e teslim edeceğin sancağı, küfrün kalbine saplayacağın o anı gözlerken, kim bilir neler düşündün, neler? Karşında zulmün elebaşları; Frenk, Slav, Rum, Ermeni, Alman, İtalyan, Leh…. yine bir talandan geliyorlar; Sivas'ı, Erzurum'u yakıp yıkıp, taş üstünde taş komazken… seni de Isfahan'a gerisin geri yollamaya and içmiş, yüz binlerle Haçlı… "Kimi Hindu; kimi yamyam; kimi bilmem ne bela / Hani, tauna da zuldür bu rezil istila!" "Küfür tek millet!"ti ve sen de bu Kutlu Çağrı'ya davet etmiştin İbrahim soyluları. Kimi Dohuk'tan, kimi Taif'ten… "Zulüm ile abad olunmaz"dı… ve vakit tamamdı. Elbet hesabı görülecekti; aç arslanlara parçalatılan mü'minlerin… "İnsan değil bunlar; düpedüz cadı!" denerek Paris meydanında yakılan Çingene'nin… Toprağı gaspedilen İskoçyalının… Teslis'i reddettiği için başı gövdesinden ayrılan Sümeyyelerin… ahı yerde kalmayacak; Güney'in çocukları, Kuzey'in mazlumlarına nefes olacak; "Zulüm ne yandan gelirse gelsin!" tar u mar edecekti. Açe'de, Rabat'ta, Sevilla'da, Taşkent'te, Uygur'da, Hartum'da, Kerbela'da, Diyarbakır'da… eller senin zaferin için kalkıyor; senin yanında olamamanın vicdan azabını çekenler, "Bir zırh olsun, göndereyim!" diyerek, ezik ve mahcup, billurdan göz yaşlarını sana yolluyorlardı. "Nice az topluluklar vardır ki, çok topluluklara galip geldiler!" bir kez daha hakikat olacak mıydı? "Zafer kesin!" zannıyla, katar katar şarap yüklü atlarını geride tutan çağın Nemrut'u, nereden bilecekti, şarap lağımında boğulacağını!... Günün birinde bir senarist çıkar mıydı? Macarca, Çekçe, Fince, Rusça, Yunanca… nara atıp gayyaya yuvarlanan kiralık katillerle…. Türkçe, Zazaca, Kırmance, Arapça, Farsça… yakarışlarla Firdevs'e uçan alp yiğitlerin iklimler aşıp gelen nur halkalarını… bir sahnede gözler önüne serip, zaman ve mekan perdesini aralayan "yedinci sanat"ını beyaz perdede konuşturan! An olur; beyaz atınla, beyaz elbisenle, beyaz bir mektup bırakırsın; ak gönüllerden Akıncı yüreklere akarak, akın akın… Asırlardan asırlara… Kırk binlik orduna, uçsuz ovada Cuma kıldırmış; birazdan dünyayı terk edecek birinin haykırışıyla:

"Askerlerim! Yiğitlerim! Bugün burada ne emreden bir sultan, ne de emir alan bir asker vardır. Bugün ben sizlerden biriyim ve sizlerle birlikte savaşacağım.

Bugün burada Allah'tan başka bir sultan yoktur. Biz ne kadar az olursak olalım, düşman ne kadar çok olursa olsun, bütün müslümanların, zaferimiz için dua ettikleri şu anda, kendimi düşman üzerine atacağım. Ya zafer kazanırız, ya şehit olarak cennete gideriz.

İsteyen benimle gelsin, isteyen geri dönsün." " Ey askerlerim! Eğer şehit olursam bu beyaz elbise kefenim olsun. O zaman ruhum göklere yükselecektir." "Yâ Rabb! Seni kendime vekil yapıyorum.

Azametin karşısında yüzümü yere sürüyor ve senin uğrunda savaşıyorum.

Ey Allah'ım! Niyetim halistir, bana yardım et. Sözlerimde hilaf varsa beni kahret." demiştin de bir tek fert ayrılmamıştı, mertlik kafilesinden. Ortada ve en önde sen, cansiperane çarpışıyordun, namerte karşı. Komutandan ter akmayınca, askerden kan akar mıydı? Feda ettin kendini, tehlikeyi bertaraf ettin; sonra senden gelen bir sarma, bir dalmayla… bir bozgun, bir utanç kaldı, satılık beyinlere… İşgale gelenler, yürek fethini gördüler; mahcup, ama adam gibi adamlarla savaşmanın gururuyla… Ulaklar, zaferini okyanus ötelerine duyuruyor… Lahor çarşısında, Hindukuş zirvelerinde, Sibirya steplerinde, Kinşasa çöllerinde, Larnaka sahillerinde, Bilal'in ülkesinde, Sieera Leone'de…

sokaklar "Hak geldi, batıl yok oldu!" şuuruyla coşuyor; bin yıllık Konstantin iktidarı yer ile yeksan oluyordu. Kuzeye yöneliş seninle doruğa çıkmış; kıskaç daralmıştı. Senin davan ne ırk, ne toprak, ne de şöhretti. Eğer öyle olsaydı, beşte bir kuvvetinle, "görünmez kuvvetler" imdadına koşar mıydı?

"Ayrılıkta gazap, birlikte rahmet vardır!" şuuruyla, ayrıştıracak alt kimliklerinden sıyrılmış; kavmiyetçilikten haya etmiştin.

Seninle başlayan zulme karşı direniş muştusu, Anadolu'yu cahiliye enkazından kurtarmış; Trabzon, Çanakkale, Diyarbakır üçgeninde ırklar üstü bir medeniyetin tohumları atılmış… Söğüt ruhu, sınır tanımamış; Avrupa illerini imar edip, Boşnak, Pomak , Arnavut gönüllere deva olmuştu. Mohaç'ta sönen medeniyet meşalesini yakacak er, kim bilir hangi coğrafyadan atını sürmekteydi?Tarık Sezai KARATEPE /haber hilal

Bir "harp ustası" Tiryaki Hasan Paşa

 

1594'te Bosna Beylerbeyi olan Hasan Paşa buradan da kendi arzusu üzerine Kanije Kalesi Komutanlığına getirilmiştir. Bu vazifede iken, kale, büyük düşman kuvvetlerince kuşatılmış ve bu muhasara esnasında gösterdiği kahramanlıkla tarihimize şan vermiştir...

Hasan Paşa'yı yakından tanımak için Kanije kuşatmasına ve bu kuşatma esnasında yapılan müdafaaya göz atmak lazımdır.

Müstakbel Almanya İmparatoru Arşidük Ferdinand yüz bin kişilik ordusuyla Kanije önlerine gelmiştir. Ordusunda Almanlardan başka İtalyan, Papalık, İspanyol, Malta ve Fransız birlikleri de vardı. Ayrıca orduda 47 ağır top vardı.

Tiryaki Hasan Paşa'nın kumandasında ise dokuz bin asker ve yüz küçük kale topu vardı...

 

Bir günde iki bin gülle!..

 

9 Eylül 1601'de Kanije Kalesini kuşatan Haçlı ordusu 2 ay 8 gün devam edecek kuşatma müddetince kaleye günde iki bin gülle yağdıracaktı.

Kuşatma cereyan ederken Hasan Paşa, Sadrazam Yemişçi Hasan Paşa'dan yardım istemiş, ancak Sadrazamın gelme ihtimalinin olmadığını öğrenmiştir. Bu durum karşısında asla metanetini bozmamış, güya Sadrazamdan geliyormuş gibi, kendi yazdırdığı bir mektubu kale ahalisinin önünde okutmuştur.

Yine Sadrazam'a hitaben yazdığı mektupların kasten düşmanın eline geçmesini temin etmiş, bu mektuplardaki, kalenin durumunun çok iyi olduğunu ve Sadrazamın gelmesine lüzum olmadığını bildiren mesajlarıyla düşmanın moralini bozmuştur.

Kalede yiyecek sıkıntısı çekilmesine rağmen yakalanan düşman esirleri yağla, balla beslenmiş ve bunların kaçmasına göz yumularak gördüklerini komutanlarına anlatmaları temin edilmiştir...

 

Kış gelip çatmıştı...

Hasan Paşa'nın Allah uğruna şehid olmanın faziletini anlatmasından sonra askerler şehadet şerbetini içmek için büyük bir azimle düşman saflarına dalmaktan çekinmemişlerdir. Seksenlik komutanlarının cesaretini, kararlılığını gören gaziler coşuyor, birbirleriyle fedakârlık ve kahramanlık yarışına girişiyorlardı. Atılan güllelerden kalenin bedeni delik deşik olmuştu. Bu delikler geceleri sabahlara kadar çalışılarak sepet parçaları, yırtık elbiseler ve bulabildikleri diğer eşyalarla tıkanıyordu... Ancak kış gelip çatmıştı. Şimdi durum çok vahimdi!.."

 

Vezirlik benim gibi kimselere kaldı!.."

 

17 Kasım 1601'de mehteran cenk havasını vurmaya başlamıştı. Kanije Kalesi'ndeki serdengeçtiler tekbir getiriyorlardı. İşte bu coşkunluk içerisinde Gazi Kara Ömer Ağa 800 yiğitle kaleden çıkmış ve yıldırım gibi düşman içerisine dalmıştı. Bu beklenmedik saldırı hareketi üzerine düşman paniğe kapılmıştı. Onlar Sadrazamın ordusunun geldiğini zannediyorlardı. Tiryaki Hasan Paşa ise kaledeki bütün topları son bir defa ateşletiyor ve güya Sadrazamı selamlıyordu!

Düşman ordugâhı karışmıştı ve panik başlamıştı. Gazilerin "Allah Allah" sadaları yeri göğü inletiyordu...

Düşman perişan olmuştu!

İlk hamlede düşmanın bütün ağırlıkları, yiyecekleri, cephaneleri ele geçirilmişti. 18 bin ölü vererek darmadağınık vaziyette kaçışmaya başlamışlardı. Bunun üzerine üç bin Yeniçeri, düşmanı takibe başlamış ve 18 Kasım günü de 30 bin düşman imha edilmişti. Başkumandan Arşidük Ferdinand ve çok az askeri canını zor kurtarmıştı...

Zafer duyulunca İstanbul'da bütün evlerde şenlikler yapılmaya başlanmıştı. Sultan III. Mehmed Han, Tiryaki Hasan Paşaya bizzat kendisinin yazdığı bir mektup göndererek tebrik etmiş, mükafat olarak; üç hil'at, murassa bir kılıç ve üç tane at göndermiş, ayrıca vezirlik rütbesi verilmişti.

Bütün bunlar karşısında, son derece tevazu sahibi olan Hasan Paşa sevinememiş, bilakis üzüntüsünden gözyaşı dökmüştür. Sebebi sorulduğunda şöyle demiştir şanlı kumandan:

-Kanije'de ettiğimiz küçük bir hizmete karşılık bize vezirlik vermişler ve "Hatt-ı Hümayun" göndermişler. Halbuki, Kanunî Sultan Süleyman, Makbul İbrahim Paşa'y ı tam bir yetkiyle kendi yerine vekil tayin ettiği zaman bile O'nun eline bu kadar iltifatlar ihtiva eden bir mektup vermemişti. Rahmetli Piyale Paşa, Yavuz Sultan Selim Han'ın damadı olduğu ve deniz muharebelerinde bütün Hristiyan hükümdarlarının donanmalarına galip geldiği ve Sakız Adası'nın fethi gibi nice muvaffakiyetler elde ettiği halde kendisine vezirlik çok görülmüştü. İslâm Halifesi'nin Hatt-ı Hümâyûnu, Kanije muhasarası gibi küçük bir hizmete mükafat olmaya başladı. Devletin vezirliği, benim gibi yaşlı kimselere kaldı. Buna üzülmeyeyim de neye üzüleyim!..

"Ben" değil "biz" diyenlerdendi

Yüz bin kişilik düşman ordusunu perişan etmeyi gözünde büyütmeyip devletin en mühim makamına nefsini layık görmeyen ve otoriteye bağlı, devletin şahs-ı manevisini üstün tutmak için azami gayret gösteren bir şahsiyet... Tiryaki Hasan Paşa misalini görünce Osmanlı Devletinin altı asır yaşamasının sırrını anlıyor gibi oluyor insan!..

Gençliğe Hitabe Necib Fazıl Kısakürek

 

GENÇLİĞE HİTABE

 

Necib Fazıl

 

Bir gençlik, bir gençlik, bir gençlik...

 

"Zaman bendedir ve mekân bana emanettir!" şuurunda bir gençlik...

 

Devlet ve milletinin büyük çapa ermiş yedi asırlık hayatında ilk ikibuçuk asrını aşk, vecd, fetih ve hakimiyetle süsleyici; üç asrını kaba softa ve ham yobaz elinde kenetleyici; son bir asrını, Allah'ın Kur'an'ında "belhüm adal" dediği hayvandan aşağı taklitçilere kaptırıcı; en son yarım asrını da işgal ordularının bile yapamayacağı bir cinayetle, Türkü madde plânında kurtardıktan sonra ruh plânında helâk edici tam dört devre bulunduğunu gören... Bu devirleri yükseltici aşk, çürütücü taklitçilik ve öldürücü küfür diye yaftalayan ve şimdi, evet şimdi... Beşinci devrenin kapısı önünde dimdik bekleyen bir gençlik...

 

Gökleri çökertecek ve yeni kurbağa diliyle bütün "dikey"leri "yatay" hale getirecek bir nida kopararak "Mukaddes emaneti ne yaptınız?" diye meydan yerine çıkacağı günü kollayan bir gençlik...

 

Dininin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, öcünün davacısı bir gençlik...

 

Halka değil hakka inanan, meclisinin duvarında "Hakimiyet hakkındır" düsturuna hasret çeken, gerçek adaleti bu inanışta ve halis hürriyeti Hakka kölelikte bulan bir gençlik...

 

Emekçiye "Benim sana acıdığım ve yardımcı olduğum kadar sen kendine acıyamaz ve yardımcı olamazsın! Ama sen de, zulüm gördüğün iddiasiyle, kendi kendine hakkı ezmekte ve en zalim patronlardan daha zalim istismarcılara yakanı kaptırmakta başıboş bırakılamazsın!", kapitaliste ise "Allah buyruğunu ve Resul ölçüsünü kalbinin ve kasanın kapısına kazımadıkça serbest nefes bile alamazsın!", ihtarını edecek... Kökü ezelde ve dalı ebedde bir sistemin aşkına, vecdine, diyalektiğine, estetiğine, irfanına, idrakine sahip bir gençlik...

 

Birbuçuk asırdır yanıp kavrulan, bunca keşfine ve oyuncağına rağmen buhranını yenemeyen ve kurtuluşunu arayan Batı adamının bulamadığını, Türkün de yine birbuçuk asırdır işte bu hasta Batı adamında bulduğunu sandığı şeyi, o mübarek oluş sırrını çözecek ve her sistem ve mezhep, ortada ne kadar hastalık varsa tedavisinin ve ne kadar cennet hayali varsa hakikatinin İslâm'da olduğunu gösterecek ve bu tavırla yurduna İslâm âlemine ve bütün insanlığa numunelik teşkil edecek bir gençlik...

 

"Kim var!" diye seslenilince, sağına ve soluna bakınmadan, fert fert "Ben varım!" cevabını verici, her ferdi "Benim olmadığım yerde kimse yoktur!" duygusuna sahip bir dava ahlâkını pırıldatıcı bir gençlik...

 

Can taşıma liyakatini, canların canı uğrunda can vermeyi cana minnet sayacak kadar gözü kara ve o nisbette strateji ve taktik sahibi bir gençlik...

 

Büyük bir tasavvuf adamının benzetişiyle, zifiri karanlıkta ak sütün içindeki ak kılı farkedecek kadar gözü keskin bir gençlik...

 

Bugün, komik üniversitesi, hokkabaz profesörü, yalancı ders kitabı, çıkartma kağıdı şehri, muzahrafat kanalı sokağı, fuhş albümü gazetesi, şaşkına dönmüş ailesi ve daha nesi ve nesi, hasılı, güya kendisini yetiştirecek bütün cemiyet müesseselerinden aldığı zehirli tesiri üzerinden silkip atabilecek, kendi öz talim ve terbiyesine, telkin ve telbiyesine memur vasıtalara kadar nefsini koruyabilecek, tekbaşına onlara karşı durabilecek ve çetinler çetini bu işin destanlık savaşını kazanabilecek bir gençlik...

 

Annesi, babası, ninesi ve dedesi de içinde olsa gelmiş ve geçmiş bütün eski nesillerden hiç birini beğenmeyen, onlara "Siz güneşi ceketinizin astarı içinde kaybetmiş marka müslümanlarısınız! Gerçek müslüman olsaydınız bu hallerden hiçbiri başımıza gelmezdi!" diyecek ve gerçek müslümanlığın "ne idüğü"nü ve "nasıl"ını gösterecek bir gençlik...

 

Tek cümleyle, Allah'ın, kâinatı yüzüsuyu hürmetine yarattığı Sevgilisinin âlemleri manto gibi bürüyen eteğine tutunacak, O'ndan başka hiçbir tutamak, dayanak, sığınak, barınak tanımayacak ve O'nun düşmanlarını ancak kubur farelerine denk muameleye lâyık görecek bir gençlik...

 

Bu gençliği karşımda görüyorum. Maya tutması için otuz küsür yıldır, devrimbaz kodamanların viski çektiği kamıştan borularla ciğerimden kalemime kan çekerek yırtındığım, kıvrandığım ve zindanlarda çürüdüğüm bu gençlik karşısında uykusuz, susuz, ekmeksiz, başımı secdeye mıhlayıp bir ömür Allah'a hamd etme makamındayım. Genç adam! Bundan böyle senden beklediğim, manevî babanın tabutunu musalla taşına, Anadolu kıtası büyüklüğündeki dâva taşını da gediğine koymandır.

Osmanlı Hanedanlığı

 

Osmanoğulları Hanedanı 1825 yılında 1 padişah + 1 veliaht+ 7 sultan hanım olmak üzere 9 kişiden ibaretti. 1924 sürgününde hanedan 37 şehzade+ 42 sultan hanım olmak üzere 79'a erişti ve o tarihten sonra azalmaya başladı.

 

Bugün hanedanın çocuklar dahil 23 erkek + 22 kadın olmak üzere 45 kişiden ibrarettir ve yarıdan fazlası İstanbul'da yaşıyor. Bu 45 kişiden 10 erkek ve 5 kadın II.Abdühamid'in torunlarıdır. Hanedanın en yaşlı erkeği olmak sıfatıyla reisi Orhan Efendi (Doğumu:1909) Nice'de, ondan sonraki erkek Osman Efendi (doğumu 1912) ise New York'ta yaşamaktadırlar.

Her ikisi de II.Aldulhamid Han'ın birer oğlu (Abdülkadir ve Burhanettin Efendilerin) oğullarındandır.

 

Bütün Boğaziçi, Şişli, Kadıköy taraflarındaki hanedan köşkleri ve yalıları içlerindeki paha biçilmez müzelik antikalarla Türk'lüğe ihanet eden azınlıkların adamlarının eline geçti. O zamanın parasıyla birkaç yüz liraya ele geçirenleri biliyoruz. En pespaye adamlar mal götürdü. Osmanoğulları'nın mirası itin köpeğin elinde kaldı.

 

Avrupa hanedanlıklarından düşenler, hakları ve mal varlıkları için çok sert mücadele verdiler. Birçoğu bu mücadelelerini kazandılar. Osmanoğulları mutlak sessizlik içinde kaldı. Bugün Osmanoğlu soyadını alıp içimize karıştılar. Kendilerinden bahsedilmesinden hoşlananına rastlamadım. Ama onları yok farz etmek, gittikçe kanayan bir milli yara açıyor.

 

Yılmaz Öztuna

Mimar Sinan Şifresi

 

süleymaniye cami suleymaniye_camii_ici suleymaniye_camii_ici

Süleymaniye Camii, Kanuni Sultan Süleyman tarafından imparatorluğun gücünü ve görkemini göstermek adına inşa ettirildi. Bu görev, tarihin en büyük ustası Mimarbaşı Sinan'a verildi. Camii ve külliyesi 7 senede bitirildi. Ancak 7 yıllık bu uzun süre Kanuni'nin canını sıkmıştı. Sinan'ın yapıyı neden bir türlü açmadığını anlamamıştı. O sırada her taraftan da dedikodular yağmaya başladı Sultan'a. 'Sinan caminin ortasında oturuyor ve nargile tüttürüyor' dediler Muhteşem Süleyman'a. Kanuni durumu kendi gözleriyle görmek için bir ikindi vakti Süleymaniye'ye gitti.

Muhteşem yapının içine girdiğinde Sinan tam da söylendiği gibi caminin ortasında oturmuş nargilesini tüttürmekteydi. Sultan gözlerine inanamadı. Tok sesiyle ve bütün haşmetiyle ''Bu ne iştir Mimarbaşı'' diye haykırdı. Oysa Mimar Sinan'ın içtiği nargilede tömbeki yoktu. İçtiği sadece suydu. Usta mimar, nargilenin fokurtularını dinleyerek caminin akustiğini ölçmeye çalışıyordu. Mihraptaki imamın sesini, aynı oranda bütün camiye nasıl ulaştıracağını hesaplıyordu. Bunun için Anadolu'nun değişik köşelerinden 65 tane dev turşu küpü getirtti. Bu küpleri içleri boş, ağızları dışarıya gelecek şekilde kubbenin eteklerine dizdirdi. Amacına ulaşmıştı Mimarbaşı. Sesi, yüzlerce metrekarelik mekanın her köşesine, en iyi şekilde yaymayı başarmıştı. Kanuni de, Sinan'ın niyetini anlamış, ustasını hemen bağışlamıştı.

Mimar Sinan yapının içine bir de hava koridoru inşa etti. Elektriğin henüz bulunmadığı o yıllarda, Süleymaniye 275 dev kandille aydınlatılıyordu. Sinan, bu kandillerden çıkan is camiye zarar vermesin ve cemaati rahatsız etmesin diye orta kapının üzerine küçük bir odacık yaptırdı. Binanın değişik köşelerine açtığı oyuklardan giren islerin bu odada toplanmasını sağladı.

Şaşırdınız değil mi? Durun, daha bitmedi! Ve adına da İs Odası denilen bu bölmenin içine özel bir nemlendirme sistemi kurdu Sinan. Odada toplanan islerden, dönemin en kaliteli mürekkebini damıttı. Süleymaniye'nin duvarlarında gördüğünüz o muhteşem kalem işleri, yazılar, süslemeler, caminin kandillerinden çıkan isten damıtılan o mürekkeple yapıldı. Ve bunlar günümüzden 458 yıl öncesinin bilimiyle, teknolojisiyle yapıldı.

Son bir şifre daha var.. Hani oyuklar var ya isin bir odada toplanmasını sağlayan, hava akımını içeri alan. Dışarıya çıkıp o iki oyuktan içeriye baktığınızda, birinden caminin içindeki Allah, diğerinden ise Muhammed yazılı dev levhaları görürsünüz. Ayrıca Süleymaniye'nin hangi köşesini, hangi duvarını, hangi açısını ölçerseniz ölçün, sayısal olarak karşınıza Allah kelimesinin ve katlarının çıktığını görürsünüz.

Daha keşfedilecek çok şifresi olduğuna da eminim.

Alın işte size sırlarla, şifrelerle dolu bir mabet. Da Vinci şifresini yaya bırakacak bir maharet...

Web Stats Free counter and web stats