Blog nedir? . . . Kendine blog oluştur ;)

Haberiniz Olsun

Yazılar arşiv 08.2008 Other entries in 2008-08 resimler , videolar

26 Ağustos 1071 Malazgirt Meydan Savaşı ve Zaferi

 

26 AĞUSTOS 1071 MALAZGİRT ZAFERİ

Bir Cuma sabahı gürledi gökler,

Ellibin tuğ üzre, ellibin yürek.

Kılıçlar sıyrıldı Allah-ü Ekber!

Bizans, Türk'e vatan olsun diyerek.

 

Kılıç kelle biçer, ok kargı deler,

Malazgirt Ovası kana boyanır.

Gaziler haykırır, şehitler gürler,

Vatanda yeni bir tarih uyanır.

 

Çöktü Roma ve sustu zaman,

Şehitler, gaziler toplandı bir bir.

Başbuğlar başbuğu yüce Alparslan,

Dedi, 'Hep birlikte alalım tekbir!

 

'Eğilmez sanılan nice mağrur baş,

Türk'ün karşısında eğilir, çöker.

Rumlarla başlayıp süren her savaş,

Her kale burcuna bir bayrak diker.

 

MALAZGİRT MEYDAN SAVAŞI'NA HAZIRLANIŞ

 

Alparslan, Malazgirt Meydan Savaşı'ndan önce bütün tedbirleri almış, gereken her türlü hazırlığı yapmıştı. Ünlü veziri Nizamül-Mülk'ü Hemedan'a gönderdi. Çıkacak herhangi bir karışıklığı önlemesi ve istenirse yeni asker yollaması için tembihde bulundu. Ayrıca Bizans kuvvetlerinin gücünü öğrenmek için de bir öncü kuvveti Bizans Ordusu'na göndererek küçük bir çarpışma yapıldı. Bu keşif savaşında Bizans komutanı Basilakes tutuklandı. Ondan edinilen bilgilere göre Alpaslan gerekli önlemi aldı. Bizans Ordusu'nda Frenk, Norman, Slav, Gürcü, Peçenek ve Ermeni askerleri de yer alıyordu. 200 bin kişilik Bizans Ordusu'na karşı 50 bin kişilik bir kuvvetle nasıl karşı koyulacağının plânlarını hazırladı. Ordusunu savaş düzenine sokan Alparslan, 25 Ağustos 1071 tarihinde askerlerinin morallerini güçlendirmek için devamlı tekbir getirmelerini, düşmanların morallerini bozmak için de sürekli, boru ve davul çalmalarını, oklar atmalarını emretti. Sultan Alparslan, amcası Tuğrul Bey zamanında Selçuklu ordusunda hizmet veren yaşlı ve yorgun eski orduyu dağıtmış yerine genç ve dinamik bir ordu kurmuştu. İçlerinde Süleyman Şah, Mansur, Porsuk, Bozan ve Savtekin gibi yetenekli komutanlar olup süvariler de bozkır savaşlarında pişmiş, seri manevra kabiliyetine sahip seçkin askerlerden oluşuyordu.26 Ağustos 1071 tarihinde başta halife olmak üzere bütün İslâm âlemi, camilerde cuma namazını kılıyor, Kur'an okuyarak Türk Ordusu'nun zaferi için dua ediyordu. Hatta Halife, bütün İslâm ülkelerindeki hutbelerde şu duanın okunmasını emretti:"Allah'ım, İslâm sancağını yücelt, ona yardım et! Başını ezmek ve kökünü kazımak üzere müşrikliği hezimete uğrat. Sana itaatte canlarını feda edip, kanlarını akıtan yolunun mücahitlerini kuvvetlendir. Zafer ile yardım et. Sultan Alparslan'ın senden dilediği yardımı esirgeme ki, o bu sayede hükmünü yürütsün. Senin dinini şerefli ve yüce tutabilmesi için ordusunu meleklerinle destekle. Çünkü o, malı ve canıyla emirlerine uymak için rahatını terk etti.

 

Çünkü sen yüce kitabında: «Ey iman edenler! Can yakıcı bir azaptan sizi kurtaracak kazançlı bir yolu göstereyim mi? Allah'a ve Peygamberine inanırsınız, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda savaşırsınız...» buyuruyorsun. Senin sözün gerçektir.Ey Müslümanlar! Samimi bir niyet ile Allah'a yal varınız. Çünkü Allah kitabında şöyle buyuruyor:"Ey Muhammedi Onlara, 'dualarınız olmasa, Rab-bim size niçin değer versin,' de..." Onun güçlü ve kuvvetli olarak düşmanlarını mahvetmesi, sancağı yükseltip zaferlerin en ulvîsine eriştirmesi için Allah'a dua ve niyazda bulununuz."Alparslan beyaz bir ata binmiş, baştan ayağa beyaz elbiseler giymiş, atının kuyruğunu kendi eliyle sıkıca bağlamış, ok ve yayını çıkartmış, kılıcını kuşanmış, kalkanını eline almıştı. Bu da sultanın, askerin başında bizzat savaşacağını gösteriyordu.Malazgirt Ovası'nda bütün Türk Ordusu cuma namazını kılmış, Allah'a zafer kazanmaları için dua etmişti. Alparslan; Artuk, Süleyman Şah, Porsuk, Bozan, Sav Tigin ile diğer beyleri ve askerleri ile helâllaştı. Şehit olursa oğlu Melikşah'a bağlı kalmalarını vasiyet etti. Karşısında, vereceği emirle canlarını seve seve feda edeceği kahraman askerlerden oluşan ordusu sessiz sedasız Alparslan'ın ne söyleyeceğine kulak kesilmişti.

 

Alparslan, kılıç ve topuzunu eline alarak şu özlü hitabede bulundu:

"Askerlerim! Yiğitlerim! Bugün burada ne emreden bir sultan, ne de emir alan bir asker vardır.

Bugün ben sizlerden biriyim ve sizlerle birlikte savaşacağım.

 

Bugün burada Allah'tan başka bir sultan yoktur. Biz ne kadar az olursak olalım, düşman ne kadar çok olursa olsun, bütün Müslümanların, zaferimiz için dua ettikleri şu anda, kendimi düşman üzerine atacağım. Ya zafer kazanırız, ya şehit olarak cennete gideriz. İsteyen benimle gelsin, isteyen geri dönsün. Ben memleket için, İslâm için ölüme koşuyorum. Beni takip edenler ve kendilerini Yüce Allah'a adayanlardan şehit olanlar Cennet'e, sağ kalanlar ise ganimete kavuşacaklardır. Ayrılanları ahi-rette ateş; dünyada da alçaklık beklemektedir.Ey askerlerim! Eğer şehit olursam bu beyaz elbise kefenim olsun. O zaman ruhum göklere yükselecektir. Benden sonra oğlum Melikşah'ı tahta çıkartınız ve ona itaat ediniz. Zaferi kazanırsak istikbal bizimdir" dedi.Alparslan atından indi. Son kez secdeye varıp ellerini kaldırarak Allah'a şöyle dua etti:"Ya Rabbî! Sana inanıyor ve tapıyorum. Büyüklüğün karşısında yüzümü yere sürüyorum. Allah'ım senin yolunda, senin uğrunda savaşıyorum. Ey Yüce Allah'ım! Kalbim ve niyetim halistir. Bana yardım et, söylediğimde yalan varsa beni kahret!" dedi ve şimşek hızıyla atı-, na atladı. Onun bu sözleri üzerine zaten moralleri yüksek olan askerleri iyice coşmuştu.

 

Malazgirt: Çağları Aşmışız Biz!

 

"Ömür! Ne de kısaymış!" deyiverdin. Yurdunu yuvasını terk eden on binler, etrafında etten duvar örmüşler; bir vücudun azaları olmuşlardı. "Essalatü hayrun minen nevm" ovaya dalga dalga yayılıyor; Fırat'ın ve Dicle'nin çocukları saf tutuyordu. En önde sen; sağında Yesevi'nin, solunda Muzuri'nin yiğitleri; arkanda derya gibi akıp giden kırk bin aşk ve dava eri… Nasr okunuyor; maverada melekler, ilahi koroya eşlik ediyordu. Buhara'dan kopup gelen çekik gözlüyle… toprağın rengine boyanmış, Zaho'dan sancağa koşan Hanzele soylular… rahmet sağanağında yıkanmaya gelmişlerdi, bereket sabahında… En duru haliyle Kutsal Mesaj'a ram olalı nice asırlar geçmiş; her tecrübe, gönül iklimine meltem oluvermişti. Sen de ecdadından aldığın adalet bayrağını burçlara dikmiş… "Öldürmek istediğiniz, kuduz bir köpek olsa bile işkence etmeyiniz!" düsturunu Alemlere Rahmet Olarak Gönderilen'den almış; atının değdiği yer, Vareden'in Adıyla emanetine girmişti. Evin toprak, libasın kefenin; sen de Selahaddin'e teslim edeceğin sancağı, küfrün kalbine saplayacağın o anı gözlerken, kim bilir neler düşündün, neler? Karşında zulmün elebaşları; Frenk, Slav, Rum, Ermeni, Alman, İtalyan, Leh…. yine bir talandan geliyorlar; Sivas'ı, Erzurum'u yakıp yıkıp, taş üstünde taş komazken… seni de Isfahan'a gerisin geri yollamaya and içmiş, yüz binlerle Haçlı… "Kimi Hindu; kimi yamyam; kimi bilmem ne bela / Hani, tauna da zuldür bu rezil istila!" "Küfür tek millet!"ti ve sen de bu Kutlu Çağrı'ya davet etmiştin İbrahim soyluları. Kimi Dohuk'tan, kimi Taif'ten… "Zulüm ile abad olunmaz"dı… ve vakit tamamdı. Elbet hesabı görülecekti; aç arslanlara parçalatılan mü'minlerin… "İnsan değil bunlar; düpedüz cadı!" denerek Paris meydanında yakılan Çingene'nin… Toprağı gaspedilen İskoçyalının… Teslis'i reddettiği için başı gövdesinden ayrılan Sümeyyelerin… ahı yerde kalmayacak; Güney'in çocukları, Kuzey'in mazlumlarına nefes olacak; "Zulüm ne yandan gelirse gelsin!" tar u mar edecekti. Açe'de, Rabat'ta, Sevilla'da, Taşkent'te, Uygur'da, Hartum'da, Kerbela'da, Diyarbakır'da… eller senin zaferin için kalkıyor; senin yanında olamamanın vicdan azabını çekenler, "Bir zırh olsun, göndereyim!" diyerek, ezik ve mahcup, billurdan göz yaşlarını sana yolluyorlardı. "Nice az topluluklar vardır ki, çok topluluklara galip geldiler!" bir kez daha hakikat olacak mıydı? "Zafer kesin!" zannıyla, katar katar şarap yüklü atlarını geride tutan çağın Nemrut'u, nereden bilecekti, şarap lağımında boğulacağını!... Günün birinde bir senarist çıkar mıydı? Macarca, Çekçe, Fince, Rusça, Yunanca… nara atıp gayyaya yuvarlanan kiralık katillerle…. Türkçe, Zazaca, Kırmance, Arapça, Farsça… yakarışlarla Firdevs'e uçan alp yiğitlerin iklimler aşıp gelen nur halkalarını… bir sahnede gözler önüne serip, zaman ve mekan perdesini aralayan "yedinci sanat"ını beyaz perdede konuşturan! An olur; beyaz atınla, beyaz elbisenle, beyaz bir mektup bırakırsın; ak gönüllerden Akıncı yüreklere akarak, akın akın… Asırlardan asırlara… Kırk binlik orduna, uçsuz ovada Cuma kıldırmış; birazdan dünyayı terk edecek birinin haykırışıyla:

"Askerlerim! Yiğitlerim! Bugün burada ne emreden bir sultan, ne de emir alan bir asker vardır. Bugün ben sizlerden biriyim ve sizlerle birlikte savaşacağım.

Bugün burada Allah'tan başka bir sultan yoktur. Biz ne kadar az olursak olalım, düşman ne kadar çok olursa olsun, bütün müslümanların, zaferimiz için dua ettikleri şu anda, kendimi düşman üzerine atacağım. Ya zafer kazanırız, ya şehit olarak cennete gideriz.

İsteyen benimle gelsin, isteyen geri dönsün." " Ey askerlerim! Eğer şehit olursam bu beyaz elbise kefenim olsun. O zaman ruhum göklere yükselecektir." "Yâ Rabb! Seni kendime vekil yapıyorum.

Azametin karşısında yüzümü yere sürüyor ve senin uğrunda savaşıyorum.

Ey Allah'ım! Niyetim halistir, bana yardım et. Sözlerimde hilaf varsa beni kahret." demiştin de bir tek fert ayrılmamıştı, mertlik kafilesinden. Ortada ve en önde sen, cansiperane çarpışıyordun, namerte karşı. Komutandan ter akmayınca, askerden kan akar mıydı? Feda ettin kendini, tehlikeyi bertaraf ettin; sonra senden gelen bir sarma, bir dalmayla… bir bozgun, bir utanç kaldı, satılık beyinlere… İşgale gelenler, yürek fethini gördüler; mahcup, ama adam gibi adamlarla savaşmanın gururuyla… Ulaklar, zaferini okyanus ötelerine duyuruyor… Lahor çarşısında, Hindukuş zirvelerinde, Sibirya steplerinde, Kinşasa çöllerinde, Larnaka sahillerinde, Bilal'in ülkesinde, Sieera Leone'de…

sokaklar "Hak geldi, batıl yok oldu!" şuuruyla coşuyor; bin yıllık Konstantin iktidarı yer ile yeksan oluyordu. Kuzeye yöneliş seninle doruğa çıkmış; kıskaç daralmıştı. Senin davan ne ırk, ne toprak, ne de şöhretti. Eğer öyle olsaydı, beşte bir kuvvetinle, "görünmez kuvvetler" imdadına koşar mıydı?

"Ayrılıkta gazap, birlikte rahmet vardır!" şuuruyla, ayrıştıracak alt kimliklerinden sıyrılmış; kavmiyetçilikten haya etmiştin.

Seninle başlayan zulme karşı direniş muştusu, Anadolu'yu cahiliye enkazından kurtarmış; Trabzon, Çanakkale, Diyarbakır üçgeninde ırklar üstü bir medeniyetin tohumları atılmış… Söğüt ruhu, sınır tanımamış; Avrupa illerini imar edip, Boşnak, Pomak , Arnavut gönüllere deva olmuştu. Mohaç'ta sönen medeniyet meşalesini yakacak er, kim bilir hangi coğrafyadan atını sürmekteydi?Tarık Sezai KARATEPE /haber hilal

• Yeni yazıları e-posta ile almak için mail adresinizi girin:

Bir "harp ustası" Tiryaki Hasan Paşa

 

1594'te Bosna Beylerbeyi olan Hasan Paşa buradan da kendi arzusu üzerine Kanije Kalesi Komutanlığına getirilmiştir. Bu vazifede iken, kale, büyük düşman kuvvetlerince kuşatılmış ve bu muhasara esnasında gösterdiği kahramanlıkla tarihimize şan vermiştir...

Hasan Paşa'yı yakından tanımak için Kanije kuşatmasına ve bu kuşatma esnasında yapılan müdafaaya göz atmak lazımdır.

Müstakbel Almanya İmparatoru Arşidük Ferdinand yüz bin kişilik ordusuyla Kanije önlerine gelmiştir. Ordusunda Almanlardan başka İtalyan, Papalık, İspanyol, Malta ve Fransız birlikleri de vardı. Ayrıca orduda 47 ağır top vardı.

Tiryaki Hasan Paşa'nın kumandasında ise dokuz bin asker ve yüz küçük kale topu vardı...

 

Bir günde iki bin gülle!..

 

9 Eylül 1601'de Kanije Kalesini kuşatan Haçlı ordusu 2 ay 8 gün devam edecek kuşatma müddetince kaleye günde iki bin gülle yağdıracaktı.

Kuşatma cereyan ederken Hasan Paşa, Sadrazam Yemişçi Hasan Paşa'dan yardım istemiş, ancak Sadrazamın gelme ihtimalinin olmadığını öğrenmiştir. Bu durum karşısında asla metanetini bozmamış, güya Sadrazamdan geliyormuş gibi, kendi yazdırdığı bir mektubu kale ahalisinin önünde okutmuştur.

Yine Sadrazam'a hitaben yazdığı mektupların kasten düşmanın eline geçmesini temin etmiş, bu mektuplardaki, kalenin durumunun çok iyi olduğunu ve Sadrazamın gelmesine lüzum olmadığını bildiren mesajlarıyla düşmanın moralini bozmuştur.

Kalede yiyecek sıkıntısı çekilmesine rağmen yakalanan düşman esirleri yağla, balla beslenmiş ve bunların kaçmasına göz yumularak gördüklerini komutanlarına anlatmaları temin edilmiştir...

 

Kış gelip çatmıştı...

Hasan Paşa'nın Allah uğruna şehid olmanın faziletini anlatmasından sonra askerler şehadet şerbetini içmek için büyük bir azimle düşman saflarına dalmaktan çekinmemişlerdir. Seksenlik komutanlarının cesaretini, kararlılığını gören gaziler coşuyor, birbirleriyle fedakârlık ve kahramanlık yarışına girişiyorlardı. Atılan güllelerden kalenin bedeni delik deşik olmuştu. Bu delikler geceleri sabahlara kadar çalışılarak sepet parçaları, yırtık elbiseler ve bulabildikleri diğer eşyalarla tıkanıyordu... Ancak kış gelip çatmıştı. Şimdi durum çok vahimdi!.."

 

Vezirlik benim gibi kimselere kaldı!.."

 

17 Kasım 1601'de mehteran cenk havasını vurmaya başlamıştı. Kanije Kalesi'ndeki serdengeçtiler tekbir getiriyorlardı. İşte bu coşkunluk içerisinde Gazi Kara Ömer Ağa 800 yiğitle kaleden çıkmış ve yıldırım gibi düşman içerisine dalmıştı. Bu beklenmedik saldırı hareketi üzerine düşman paniğe kapılmıştı. Onlar Sadrazamın ordusunun geldiğini zannediyorlardı. Tiryaki Hasan Paşa ise kaledeki bütün topları son bir defa ateşletiyor ve güya Sadrazamı selamlıyordu!

Düşman ordugâhı karışmıştı ve panik başlamıştı. Gazilerin "Allah Allah" sadaları yeri göğü inletiyordu...

Düşman perişan olmuştu!

İlk hamlede düşmanın bütün ağırlıkları, yiyecekleri, cephaneleri ele geçirilmişti. 18 bin ölü vererek darmadağınık vaziyette kaçışmaya başlamışlardı. Bunun üzerine üç bin Yeniçeri, düşmanı takibe başlamış ve 18 Kasım günü de 30 bin düşman imha edilmişti. Başkumandan Arşidük Ferdinand ve çok az askeri canını zor kurtarmıştı...

Zafer duyulunca İstanbul'da bütün evlerde şenlikler yapılmaya başlanmıştı. Sultan III. Mehmed Han, Tiryaki Hasan Paşaya bizzat kendisinin yazdığı bir mektup göndererek tebrik etmiş, mükafat olarak; üç hil'at, murassa bir kılıç ve üç tane at göndermiş, ayrıca vezirlik rütbesi verilmişti.

Bütün bunlar karşısında, son derece tevazu sahibi olan Hasan Paşa sevinememiş, bilakis üzüntüsünden gözyaşı dökmüştür. Sebebi sorulduğunda şöyle demiştir şanlı kumandan:

-Kanije'de ettiğimiz küçük bir hizmete karşılık bize vezirlik vermişler ve "Hatt-ı Hümayun" göndermişler. Halbuki, Kanunî Sultan Süleyman, Makbul İbrahim Paşa'y ı tam bir yetkiyle kendi yerine vekil tayin ettiği zaman bile O'nun eline bu kadar iltifatlar ihtiva eden bir mektup vermemişti. Rahmetli Piyale Paşa, Yavuz Sultan Selim Han'ın damadı olduğu ve deniz muharebelerinde bütün Hristiyan hükümdarlarının donanmalarına galip geldiği ve Sakız Adası'nın fethi gibi nice muvaffakiyetler elde ettiği halde kendisine vezirlik çok görülmüştü. İslâm Halifesi'nin Hatt-ı Hümâyûnu, Kanije muhasarası gibi küçük bir hizmete mükafat olmaya başladı. Devletin vezirliği, benim gibi yaşlı kimselere kaldı. Buna üzülmeyeyim de neye üzüleyim!..

"Ben" değil "biz" diyenlerdendi

Yüz bin kişilik düşman ordusunu perişan etmeyi gözünde büyütmeyip devletin en mühim makamına nefsini layık görmeyen ve otoriteye bağlı, devletin şahs-ı manevisini üstün tutmak için azami gayret gösteren bir şahsiyet... Tiryaki Hasan Paşa misalini görünce Osmanlı Devletinin altı asır yaşamasının sırrını anlıyor gibi oluyor insan!..

• Yeni yazıları e-posta ile almak için mail adresinizi girin:

Gençliğe Hitabe Necib Fazıl Kısakürek

 

GENÇLİĞE HİTABE

 

Necib Fazıl

 

Bir gençlik, bir gençlik, bir gençlik...

 

"Zaman bendedir ve mekân bana emanettir!" şuurunda bir gençlik...

 

Devlet ve milletinin büyük çapa ermiş yedi asırlık hayatında ilk ikibuçuk asrını aşk, vecd, fetih ve hakimiyetle süsleyici; üç asrını kaba softa ve ham yobaz elinde kenetleyici; son bir asrını, Allah'ın Kur'an'ında "belhüm adal" dediği hayvandan aşağı taklitçilere kaptırıcı; en son yarım asrını da işgal ordularının bile yapamayacağı bir cinayetle, Türkü madde plânında kurtardıktan sonra ruh plânında helâk edici tam dört devre bulunduğunu gören... Bu devirleri yükseltici aşk, çürütücü taklitçilik ve öldürücü küfür diye yaftalayan ve şimdi, evet şimdi... Beşinci devrenin kapısı önünde dimdik bekleyen bir gençlik...

 

Gökleri çökertecek ve yeni kurbağa diliyle bütün "dikey"leri "yatay" hale getirecek bir nida kopararak "Mukaddes emaneti ne yaptınız?" diye meydan yerine çıkacağı günü kollayan bir gençlik...

 

Dininin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, öcünün davacısı bir gençlik...

 

Halka değil hakka inanan, meclisinin duvarında "Hakimiyet hakkındır" düsturuna hasret çeken, gerçek adaleti bu inanışta ve halis hürriyeti Hakka kölelikte bulan bir gençlik...

 

Emekçiye "Benim sana acıdığım ve yardımcı olduğum kadar sen kendine acıyamaz ve yardımcı olamazsın! Ama sen de, zulüm gördüğün iddiasiyle, kendi kendine hakkı ezmekte ve en zalim patronlardan daha zalim istismarcılara yakanı kaptırmakta başıboş bırakılamazsın!", kapitaliste ise "Allah buyruğunu ve Resul ölçüsünü kalbinin ve kasanın kapısına kazımadıkça serbest nefes bile alamazsın!", ihtarını edecek... Kökü ezelde ve dalı ebedde bir sistemin aşkına, vecdine, diyalektiğine, estetiğine, irfanına, idrakine sahip bir gençlik...

 

Birbuçuk asırdır yanıp kavrulan, bunca keşfine ve oyuncağına rağmen buhranını yenemeyen ve kurtuluşunu arayan Batı adamının bulamadığını, Türkün de yine birbuçuk asırdır işte bu hasta Batı adamında bulduğunu sandığı şeyi, o mübarek oluş sırrını çözecek ve her sistem ve mezhep, ortada ne kadar hastalık varsa tedavisinin ve ne kadar cennet hayali varsa hakikatinin İslâm'da olduğunu gösterecek ve bu tavırla yurduna İslâm âlemine ve bütün insanlığa numunelik teşkil edecek bir gençlik...

 

"Kim var!" diye seslenilince, sağına ve soluna bakınmadan, fert fert "Ben varım!" cevabını verici, her ferdi "Benim olmadığım yerde kimse yoktur!" duygusuna sahip bir dava ahlâkını pırıldatıcı bir gençlik...

 

Can taşıma liyakatini, canların canı uğrunda can vermeyi cana minnet sayacak kadar gözü kara ve o nisbette strateji ve taktik sahibi bir gençlik...

 

Büyük bir tasavvuf adamının benzetişiyle, zifiri karanlıkta ak sütün içindeki ak kılı farkedecek kadar gözü keskin bir gençlik...

 

Bugün, komik üniversitesi, hokkabaz profesörü, yalancı ders kitabı, çıkartma kağıdı şehri, muzahrafat kanalı sokağı, fuhş albümü gazetesi, şaşkına dönmüş ailesi ve daha nesi ve nesi, hasılı, güya kendisini yetiştirecek bütün cemiyet müesseselerinden aldığı zehirli tesiri üzerinden silkip atabilecek, kendi öz talim ve terbiyesine, telkin ve telbiyesine memur vasıtalara kadar nefsini koruyabilecek, tekbaşına onlara karşı durabilecek ve çetinler çetini bu işin destanlık savaşını kazanabilecek bir gençlik...

 

Annesi, babası, ninesi ve dedesi de içinde olsa gelmiş ve geçmiş bütün eski nesillerden hiç birini beğenmeyen, onlara "Siz güneşi ceketinizin astarı içinde kaybetmiş marka müslümanlarısınız! Gerçek müslüman olsaydınız bu hallerden hiçbiri başımıza gelmezdi!" diyecek ve gerçek müslümanlığın "ne idüğü"nü ve "nasıl"ını gösterecek bir gençlik...

 

Tek cümleyle, Allah'ın, kâinatı yüzüsuyu hürmetine yarattığı Sevgilisinin âlemleri manto gibi bürüyen eteğine tutunacak, O'ndan başka hiçbir tutamak, dayanak, sığınak, barınak tanımayacak ve O'nun düşmanlarını ancak kubur farelerine denk muameleye lâyık görecek bir gençlik...

 

Bu gençliği karşımda görüyorum. Maya tutması için otuz küsür yıldır, devrimbaz kodamanların viski çektiği kamıştan borularla ciğerimden kalemime kan çekerek yırtındığım, kıvrandığım ve zindanlarda çürüdüğüm bu gençlik karşısında uykusuz, susuz, ekmeksiz, başımı secdeye mıhlayıp bir ömür Allah'a hamd etme makamındayım. Genç adam! Bundan böyle senden beklediğim, manevî babanın tabutunu musalla taşına, Anadolu kıtası büyüklüğündeki dâva taşını da gediğine koymandır.

• Yeni yazıları e-posta ile almak için mail adresinizi girin:

Osmanlı Hanedanlığı

 

Osmanoğulları Hanedanı 1825 yılında 1 padişah + 1 veliaht+ 7 sultan hanım olmak üzere 9 kişiden ibaretti. 1924 sürgününde hanedan 37 şehzade+ 42 sultan hanım olmak üzere 79'a erişti ve o tarihten sonra azalmaya başladı.

 

Bugün hanedanın çocuklar dahil 23 erkek + 22 kadın olmak üzere 45 kişiden ibrarettir ve yarıdan fazlası İstanbul'da yaşıyor. Bu 45 kişiden 10 erkek ve 5 kadın II.Abdühamid'in torunlarıdır. Hanedanın en yaşlı erkeği olmak sıfatıyla reisi Orhan Efendi (Doğumu:1909) Nice'de, ondan sonraki erkek Osman Efendi (doğumu 1912) ise New York'ta yaşamaktadırlar.

Her ikisi de II.Aldulhamid Han'ın birer oğlu (Abdülkadir ve Burhanettin Efendilerin) oğullarındandır.

 

Bütün Boğaziçi, Şişli, Kadıköy taraflarındaki hanedan köşkleri ve yalıları içlerindeki paha biçilmez müzelik antikalarla Türk'lüğe ihanet eden azınlıkların adamlarının eline geçti. O zamanın parasıyla birkaç yüz liraya ele geçirenleri biliyoruz. En pespaye adamlar mal götürdü. Osmanoğulları'nın mirası itin köpeğin elinde kaldı.

 

Avrupa hanedanlıklarından düşenler, hakları ve mal varlıkları için çok sert mücadele verdiler. Birçoğu bu mücadelelerini kazandılar. Osmanoğulları mutlak sessizlik içinde kaldı. Bugün Osmanoğlu soyadını alıp içimize karıştılar. Kendilerinden bahsedilmesinden hoşlananına rastlamadım. Ama onları yok farz etmek, gittikçe kanayan bir milli yara açıyor.

 

Yılmaz Öztuna

• Yeni yazıları e-posta ile almak için mail adresinizi girin:

Mimar Sinan Şifresi

 

süleymaniye cami suleymaniye_camii_ici suleymaniye_camii_ici

Süleymaniye Camii, Kanuni Sultan Süleyman tarafından imparatorluğun gücünü ve görkemini göstermek adına inşa ettirildi. Bu görev, tarihin en büyük ustası Mimarbaşı Sinan'a verildi. Camii ve külliyesi 7 senede bitirildi. Ancak 7 yıllık bu uzun süre Kanuni'nin canını sıkmıştı. Sinan'ın yapıyı neden bir türlü açmadığını anlamamıştı. O sırada her taraftan da dedikodular yağmaya başladı Sultan'a. 'Sinan caminin ortasında oturuyor ve nargile tüttürüyor' dediler Muhteşem Süleyman'a. Kanuni durumu kendi gözleriyle görmek için bir ikindi vakti Süleymaniye'ye gitti.

Muhteşem yapının içine girdiğinde Sinan tam da söylendiği gibi caminin ortasında oturmuş nargilesini tüttürmekteydi. Sultan gözlerine inanamadı. Tok sesiyle ve bütün haşmetiyle ''Bu ne iştir Mimarbaşı'' diye haykırdı. Oysa Mimar Sinan'ın içtiği nargilede tömbeki yoktu. İçtiği sadece suydu. Usta mimar, nargilenin fokurtularını dinleyerek caminin akustiğini ölçmeye çalışıyordu. Mihraptaki imamın sesini, aynı oranda bütün camiye nasıl ulaştıracağını hesaplıyordu. Bunun için Anadolu'nun değişik köşelerinden 65 tane dev turşu küpü getirtti. Bu küpleri içleri boş, ağızları dışarıya gelecek şekilde kubbenin eteklerine dizdirdi. Amacına ulaşmıştı Mimarbaşı. Sesi, yüzlerce metrekarelik mekanın her köşesine, en iyi şekilde yaymayı başarmıştı. Kanuni de, Sinan'ın niyetini anlamış, ustasını hemen bağışlamıştı.

Mimar Sinan yapının içine bir de hava koridoru inşa etti. Elektriğin henüz bulunmadığı o yıllarda, Süleymaniye 275 dev kandille aydınlatılıyordu. Sinan, bu kandillerden çıkan is camiye zarar vermesin ve cemaati rahatsız etmesin diye orta kapının üzerine küçük bir odacık yaptırdı. Binanın değişik köşelerine açtığı oyuklardan giren islerin bu odada toplanmasını sağladı.

Şaşırdınız değil mi? Durun, daha bitmedi! Ve adına da İs Odası denilen bu bölmenin içine özel bir nemlendirme sistemi kurdu Sinan. Odada toplanan islerden, dönemin en kaliteli mürekkebini damıttı. Süleymaniye'nin duvarlarında gördüğünüz o muhteşem kalem işleri, yazılar, süslemeler, caminin kandillerinden çıkan isten damıtılan o mürekkeple yapıldı. Ve bunlar günümüzden 458 yıl öncesinin bilimiyle, teknolojisiyle yapıldı.

Son bir şifre daha var.. Hani oyuklar var ya isin bir odada toplanmasını sağlayan, hava akımını içeri alan. Dışarıya çıkıp o iki oyuktan içeriye baktığınızda, birinden caminin içindeki Allah, diğerinden ise Muhammed yazılı dev levhaları görürsünüz. Ayrıca Süleymaniye'nin hangi köşesini, hangi duvarını, hangi açısını ölçerseniz ölçün, sayısal olarak karşınıza Allah kelimesinin ve katlarının çıktığını görürsünüz.

Daha keşfedilecek çok şifresi olduğuna da eminim.

Alın işte size sırlarla, şifrelerle dolu bir mabet. Da Vinci şifresini yaya bırakacak bir maharet...

• Yeni yazıları e-posta ile almak için mail adresinizi girin:

Nikon D90 Dijital Fotoğraf Makinesi

nikon-d90 Dijital SLR fotoğraf makineleri piyasası hareketli günler geçiriyor. Canon'un EOS 50D'sine cevap olarak Nikon D90'ı çıkardı. Görüntüler, fiyat teknik bilgiler, bu haberde.

Canon'un EOS 50D'sinden hemen sonra Nikon da dijital fotoğraf makinesi tutkunlarına yeni ürününü duyurdu. Nikon D90'ın 12.3 megapiksel resim algılayıcısı bulunuyor. 3 inçlik geniş LCD ekranda 11 noktaya netleme özelliği mevcut. Dijital SLR fotoğraf makinelerinde pek rastlanmayan bir özellik olan çekeceğiniz sahneyi LCD ekrandan izleme özelliği (LiveView), Nikon'un bu ürününde var. Cihazın resmi olarak bugün duyurulması bekleniyor. Fotoğraf makinesinin yurt dışı fiyatı, 1299 dolar olarak bazı alışveriş sitelerine düşüş durumda.

• Yeni yazıları e-posta ile almak için mail adresinizi girin:

Çünkü duâ almıştı

 

Çünkü duâ almıştı

Sahabe-i kiramdan, Sa'd bin ebî Vakkâs hazretleri keskin nişancıydı.

Zira Peygamber Efendimiz, "sallallahü aleyhi ve sellem"

Onun hakıknda;

- Yâ Rabbî! Sa'dın okunu hedefinden saptırma! diye dua buyurmuşlardı.

Nitekim Uhud harbinde kâfirler birleşip, Resulullaha hücum ettiler.

Efendimiz "aleyhisselam", hazret-i Sa'da;

- Yâ Sa'd! Ok atıp püskürt şunları! diye seslendiler.

O anda, bir tek "Ok" vardı sadağında Bu emirle fırlattı onu.

Netîce, tam isabet.

Gırtlağından vurmuştu kâfiri.

Elini, sadağına götürdü.

Yok iken, bir "Ok" daha geldi eline.

Baktı, Az önce fırlattığı "Ok"tu bu Attığı ok geri gelmişti.

Yayını gerip, fırlattı aynı "Ok"u.

Bir müşrik daha temizlendi.

Elini, sadağına götürdü,

bir "Ok" daha geldi eline.

Baktı,

Aynı "Ok"tu bu da.

Hiç şaşırmadı. Yayını gerip fırlattı.

Bir kâfir daha yere serilirken,

Aynı "Ok", yine gelip girmişti sadağına.

Velhâsıl o tek "Ok"la, yüzlerce kâfir öldürmüştü o gün.

• Yeni yazıları e-posta ile almak için mail adresinizi girin:

Abdülmecid’in İstanbul Boğazına tüp geçit hayali

sultan abdülmecid İstanbul Arkeoloji Müzeleri’ndeki Marmaray Arkeolojik Kazı Sergisi’nde sergilenen 1860 yılına ait tüp geçit projesi, İstanbul Boğazı’nı deniz altından geçme fikrinin 150 yıl önce düşünüldüğünü ortaya koydu. Sultan Abdülmecid’in hayali olan tüp geçit projesi, bugün adım adım gerçek oluyor


Osmanlı döneminde hızla büyüyen İstanbul’da özellikle şehrin her iki yakasını birleştirme düşüncesi, 19. yüzyılın başından itibaren sarayın birinci vazifesi haline geldi. İlk olarak 1860 yılında dönemin sultanı Abdülmecid, Fransız mühendis S.Preault’a bir proje yaptırdı. Bu projeye göre tıpkı bugünkü gibi bir tüp geçit Boğaz’ın altına döşenecek, tüp Boğaz’ın altında ayaklar üstüne oturtulacaktı. Tren Sirkeci’den girecek, Boğaz’ın altından Üsküdar’dan karaya çıkacaktı.

Kağıt üzerinde matamatiksel verileriyle birlikte çizimi de yapılan proje, günün şartlarında hayata geçirilemedi. Proje, bilindiği kadarıyla ekonomik nedenlerin yanı sıra güvenlik nedeniyle askıya alındı. Projenin bir benzeri 1902 yılında Amerikalı Mühendis Frederik E. Storm ile arkadaşları Frank Lindman ve Hilliker tarafından Sultan 2. Abdülhamid’e teklif edildi, ancak yine hayalde kaldı. 

Tünel-i Bahri

Marmaray Arkeolojik Kazı Sergisi’nde sergilenen 1860 yılına ait tüp geçit projesine göre, 16 ayak üzerinde duran yatay bir platform üstüne, içine tren girebilecek boyutta çelik borulardan oluşan bir tünel planlanıyordu. Tünelin içinde yer alması planlanan üç araçtan biri çekici lokomotif, diğer ikisi de yolcu taşıma vagonu görevi görecekti. Tünel-i Bahri ismi verilen proje hayata geçirilemeyince Osmanlı arşivlerinin tozlu raflarında yerini aldı.

150 yıl sonra Ulaştırma Bakanlığı benzer bir projeyi yeni hayata geçiriyor. Boğaz’da tüp döşeme işlemi bitme aşamasına gelen projede, Yenikapı, Sirkeci ve Üsküdar’daki arkeolojik kazı çalışmalarının bitmesi bekleniyor. Yetkililer, kazı işleminin bitmesi halinde kısa süre içinde raylı sistemin hayata geçirileceğini söylüyor. Müze yetkilileri, İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin denetiminde devam eden arkeolojik kazıların bilimsel niteliklerden taviz verilmeden devam edeceğini belirtiyor.

• Yeni yazıları e-posta ile almak için mail adresinizi girin:

Gül'e kızmadan önce Sezer'in affettiği teröristleri hatırlayalım!..

 

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün, eski başbakanlardan Necmettin Erbakan'ı 'sürekli hastalık' sebebiyle affetmesi bazı kesimlerce eleştiri konusu oldu.

Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in af uygulamalarını gündeme getirirken Erbakan'ın kurmayları, Gül'ü eleştiren çevrelerin o dönem sessiz kaldığına dikkat çekiyor. Başbakanlık yapmış, 82 yaşındaki bir ismin affedilmesine tepki gösterenlerin Sezer döneminde cezaevinden çıktıktan sonra terör eylemlerine katılan DHKP-C militanlarını görmezden geldiği hatırlatılıyor. Edinilen bilgilere göre, Sezer 2001'de 15 mahkûmu affetti. Bunlardan ikisi küçük yaştaki çocuklara tecavüzden, biri ise PKK üyeliğinden ceza almıştı. 2002'de affedilen 100'e yakın mahkûmun büyük bölümü yasadışı örgüt mensubuydu. Sezer, 2003'te sağlık gerekçesiyle 123 mahkûmun cezasını kaldırdı. Bunlardan 38'i DHKP-C ve Dev-Sol örgütü mensubu, 18'i TKP-ML TİKKO, 3'ü de PKK üyesi olmaktan cezaevindeydi. Daha sonraki yıllarda da benzer bir tablo ortaya çıkarken, bu durum devlet kurumlarının raporlarına da yansıdı.

 

82 yaşındaki Erbakan'ın affedilmesi, ilginç bir tartışmayı beraberinde getirdi. CHP'nin başını çektiği çevreler, Gül'ün anayasal yetkisini kullanmasını kıyasıya eleştiriyor. Ancak aynı kesimler Sezer'in yasadışı örgüt mensuplarına yönelik tasarrufuna sessiz kalmıştı. Erbakan'ın hukukçu kurmaylarından Şeref Malkoç, bu durumu çifte standart olarak değerlendirdi. "Toplumun vicdanı bunları değerlendirir." diyen Malkoç, Cumhurbaşkanı'nın af yetkisinin eleştirilmesini doğru bulmuyor: "Sayın Cumhurbaşkanı Anayasa'nın verdiği takdir yetkisini kullanabilir. Bu konular üzerinde yorum yapılamaması gerekir. Bir defa millet olarak devletimizin başında olan kim olursa olsun itibar etmişizdir. Bizim devlet millet geleneğimizde bu var. Şu anki cumhurbaşkanına da af yetkisi verilmiş. Bu yetkisi kullanırken hangi prosedürlere uyacağı da belli. Bunun dışında bu tartışmalar doğru değil. Türkiye'de her şey tartışma konusu oluyor. Bunu doğru bulmuyorum."

 

10. Cumhurbaşkanı Sezer'in af yetkisini kullanma yönündeki kararları incelendiğinde çarpıcı bilgiler göze çarpıyor. Sezer, 16 Mayıs 2000'den 23 Mart 2007 tarihine kadar 260 mahkûmu affetti. Bunların çoğunluğunu cezaevlerindeki açlık grevleri sonrasında 'Wernicke Korsakoff' hastalığına yakalananlar oluşturuyor. Sezer, ilk af yetkisini ise böbrek yetmezliği bulunan eroin kaçakçısı Mehmet Demir için kullandı. Eski cumhurbaşkanı, aynı yıl iki uyuşturucu kaçakçısının cezasını kaldırdı. 2000 yılında affedilen mahkumlardan üçü cinayetten, ikisi silah bulundurmaktan biri de kaza ile ölüme sebebiyet vermekten cezaevindeydi. Affedilen teröristlerin bir kısmı dağa çıkarak faaliyetlerine devam etti. Bu durum devlet kurumlarının raporlarına da yansıdı.

 

Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer 2001'de 15 mahkumu affetti. Bunlardan ikisi küçük yaştaki çocuklara tecavüzden ceza almıştı, biri ise PKK üyesiydi. Cezaevlerinde yaşanan açlık grevlerinin ardından affedilenlerin sayısında büyük artış oldu. Cumhurbaşkanı Sezer, 2002'de 100'e yakın mahkumun serbest bırakılmasını sağladı. Bunların büyük bölümü ise yasadışı örgüt mensuplarıydı. 2003'te 123 hükümlü sağlık gerekçesiyle salıverildi. Bunlardan 38'i DHKP-C ve Dev-Sol örgütü mensubu, 18´i ise TKP-ML TİKKO örgütü üyesi olmaktan cezaevindeydi. Mahkumların diğer örgüt üyelerine dağılımı şöyle: TİKB (14), THKP (4) TKİH (1) DHP (1) PKK (3) TKEP (2) TDKP (2) BELİRSİZ (10)

 

2004'te TKP-ML üyesi Semiral Yılmaz ve Hüseyin Yıldırım'ın da aralarında bulunduğu 9 mahkum yine aynı gerekçeyle affedildi. Sezer'in 2005'te cezasını kaldırdığı İbrahim Ayhan Özgül, yasadışı Dev-Sol örgütü üyesiydi. Sezer´in 2006'da affettiği Mustafa Ablaş ise eşini öldürmekten mahkumdu.

 

İşte Sezer'in serbest bıraktığı mahkumlar ve örgütleri

 

İlhan Demirel (Yasadışı örgüt), Yaşar Demircan (Dev-Sol), Ramazan Çiçek (Anayasal düzeni yıkmak), Metin Günay (TİKB/GK), Atilla Selçuk (Anayasal düzeni yıkmak), Barış Kaya, Suat Karabulut (Dev-Sol), Ümit Kanlı, Gülseven Öztürk (DHKP-C), Fatma Güzel, Ergün Bütüner (TKP-ML), Barış Yıldırım (DHKP-C), Hakkı Şeker (DHKP-C), Nuray Gezici (Dev-Sol), Tamer Çadırcı, Ulaş Göktaş (DHKP-C), Mesut Avcı, Madımak Özen (DHKP-C), Ayten Eren (DHKP-C), Özgül Dede (DHKP-C), Yüksel Doğan (PKK), Murat Candar (TİKB/GK), Mustafa Genç, Ayla Özcan, İbrahim Tekin, Semra Askeri, Mehmet Şahin (DHKP-C),Gülperi Özen (DHKP-C), Haydar Baran (TKİP-Ekim) M.Erkan Çetin (Dev-Sol), Hatun An, Hakan Baran, Yılmaz Babatümgöz (MLKP), Resul Ayaz (MLKP/K), Zeynel Yıldız, Nazan Yılmaz (DHKP-C), Hasan Çebe (TİKB) Ertuğral Kaya (DHKP-C), Mete Yalçın (TİKB), Barış Gönülşen (TİKB), Esmehan Ekinci (TİKB), Mehmet Acettin (MLKP), Mehmet Leylek (MLKP), Erol Altıokka (TİKB) Ercan Uçuk (TKP/ML-TİKKO), Ali Şahmo (TKP/ML-TİKKO), Gürban Hızmay (DHKP-C), Sadık Yılmaz (MLKP/K), Aydan Odabaş (DHKP-C), Petek Türkmen (TİKB), Haydar Özbilgin (MLKP), Muharrem Kurşun (MLKP), Leyla Alp (DHKP-C), Sedat Felek (TKP/ML-TİKKO), Şudaman Kamancı (Ekim), Ali Haydar Geckin (TKP/ML-TİKKO), Gamze Bayram (DHKP-C), Sibel Horasan (Dev-Sol), Hüseyin Ali Günay (TKP/ML), Erdal Arıkan, Suzan Baran (TKP/ML-TİKKO), Namık Kemal Bektaş (MLKP), Nuray Özçelik (TİKB), Hülya Türüç (TİKB), Mahmut Yücel (TKP/ML-TİKKO), Ömer Ünal (TİKB), İsmet Sınağ (DHKP-C), Makbule Akdeniz (TİKB), Cem Şahin (DHKP-C), İnayet Günenç (TİKB)

 

KİM KAÇ KİŞİYİ AFFETTİ?

 

Kenan Evren: 27

 

Süleyman Demirel: 100

 

Turgut Özal: 21

 

Ahmet Necdet Sezer: 260

• Yeni yazıları e-posta ile almak için mail adresinizi girin:

2008-2 kapsamında 18 bin öğretmen ataması yapıldı

hüseyin çelik Milli Eğitim Bakanlığı (MEB), sözleşmeli ve kadrolu toplam 18 bin 18 öğretmen atadı.

Öğretmen atamaları dolayısıyla MEB Başöğretmen Salonu'nda tören düzenlendi. Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, törende yaptığı konuşmada, sonbaharda 10 bin öğretmen daha atanacağını bildirdi.

Başvuran 60 bin 375 adayın 18 bin 18'i kadrolu ve sözleşmeli öğretmen olarak atandı.

Bu arada, atamalarda, sınıf öğretmenliğinin taban puanı 82.231, sosyal bilgiler öğretmenliğinin 83.49, tarih öğretmenliğinin 86.844, Türk Dili ve Edebiyatı öğretmenliğinin 83.402, Türkçe öğretmenliğinin 85.997 olarak belirlendi.

Atanan öğretmenler, sonuçları MEB'in ''http://www.meb.gov.tr'/' ve ''http://personel.meb.gov.tr'/' internet adreslerinden öğrenebilecekler.

 

2008/2 Atama Sonuçları Gitmek İçin Tıklayınız 

 

2008-2 Öğretmenlik İçin Başvuru ve Atama Kılavuzu Tıklayınız

 

• Yeni yazıları e-posta ile almak için mail adresinizi girin:

Web Stats