Osmanlıda Batı Ekonomisine Geçis Süreci
Türklerin ekonomide neden zayıf kaldıklarının iyi anlaşılması için tarihin derinliklerine inmek gerekmektedir.
Ailemden bir büyüğüm ile sohbetim sırasında arkadaşıma 'tüccar' dedim diye şiddetli sözlerine maruz kalmıştım. 'Ticaret yapan' anlamına gelen tüccarlık eski tabirde kötü olmasa da pekte iyi olmayan bir anlam ifade etmekteydi. Bunun en büyük nedeni ise Osmanlı'nın son 150 yılında halkın sağlam ve genç erkekleri cepheden cepheye koşarken yine Osmanlı tebaası olan Musevi, Rum ve Ermeni halk ticaretle uğraşıyordu. Osmanlı topraklarını Türkler koruyordu ancak gayrimüslim tebaa ise hem halktan hem de savaştan gelir elde ediyorlardı.
Diğer ve en önemli unsur ise sanayi ve ekonomik politikadır. Bunun tam anlamıyla anlaşılması için tarihte daha da gerilere gitmek gerekir. Ekonominin tarihi açısından 14'üncü yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu için oldukça sancılı geçti.
İmparatorluğun yenilikçi kanadı geri kalmışlığın nedeninin 'Yaratamadığı Üretim İlişkileri'nde yattığının farkına varmıştı. Böylelikle, Serbest Ticaret Anlaşması ve Tanzimat Fermanı'nın gerekliliklerini yerine getirerek, imparatorluğun kapıları ilk kez, kapitalist bir toplum düzenine açıldı. Tabi ki çok geçmeden, Avrupa örneğine göre düzenlenen alt ve üst yapı kurumları, Osmanlı'da bir bir hayat buldu. Yüzyılın ilk yarısının sonlarına doğru açılan iş hayatı ve devlet gelirlerindeki artış, üst gelir tabakalarında sadece Batı mallarını değil, Batı usulü hizmet tüketimi anlayışını da körükledi. İlk Batı usulü açılan mağazalar, dışarıdan alınan ilk borçla alınan saraylar, hep bu yeni zihniyet dünyasının gereklilikleri olarak algılanıyordu.
Bu öyle bir dünyaydı ki, Osmanlı'nın, şimdiye kadar bünyesinde bulundurmadığı yeni kurumları, iktisadi bünyesine katması gerekiyordu. İktisadi yapısında 'Şirketleşme' olgusuna yer yoktu; fakat çok geçmeden bu konuda ilk adımını atmak zorunda kaldı. 1851 yılında ilk yerli anonim şirket olan Şirket-i Hayriye'nin kurulması, Türkiye açısından farklı anlamlar taşıyordu. Onların bu girişimleri Osmanlı padişahı ve bürokrat aydınlarının; şirketleşme, onun da ötesinde kapitalistleşme yönünde bir düşünce ve hareket birliğine yöneldiklerini gösteriyordu. Şirketin hisse senetleri, padişah, annesi Bezmialem Valide Sultan, Reşit Paşa ile dönemin ileri gelen bürokrat, asker, tüccar ve bankerleri tarafından satın alındı. Sadrazam Mustafa Reşit Paşa, bu tarz yatırımlar konusunda yeterli bilgi ve tecrübeden yoksun olan sermeye sahiplerini teşvik ediyor, çoğu kişi de Reşit Paşa'nın hatırı için hisse senedi alıyordu. Şirket-i Hayriye'nin kurulmasıyla, kapitalist bir toplum düzeni, kalkınmanın gerekli ve yeterli şartı olarak kabul ediliyordu. Bundan böyle, kapitalistleşme arzusunda birleşen Osmanlı aydınları, bunu gerçekleştirmenin iki ayrı (liberal ve himayeci) yolunu gündeme getirip tartışacaklardı.
O günden bu güne yaklaşık 160 yıl geçti ve bugün Türkiye, dünyanın en büyük 20 ekonomisinden biri. Acaba Türkiye, bu aşamaya nasıl geldi?
Görüldüğü gibi Osmanlı Batının hasta ruhu Kapitalizmi bünyesine alıyor ancak yine Batının yükselen sanayisine arkasını dönüyor. Ölü doğan çocuk emzirilmeye çalışılıyor… Kapitalizm tam anlamıyla halkta yerleşince ise yıkılma başlıyor.
Türkiye'nin geri kalmışlığının temelini sadece bir nedene bağlanamaz. Geri kalmışlığın siyasi ya da sosyo-ekonomik birçok nedeni vardır. Ama konumuz açısından geri kalmışlığın en büyük nedeninin 'Yaratılamayan Üretim İlişkileri' olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü Osmanlı'da sermaye birikiminin yetersizliğinin ötesinde, şirketleşme olgusuna karşı olan yabancılılık, bilgi ve tecrübe eksikliği, ekonomik gelişmenin önündeki en büyük engeldi. Türkiye'de ekonomik açılımlarla birlikte sanayileşmeye yönelik ilk adımlar ancak 19'uncu yüzyılın başlarında atılabildi. Ayrıca Avrupa'da 16'ıncı yüzyılda başlayan Merkantilizm (Bir ulusun zenginliği ve buna bağlı olarak gücü, o ülkenin sahip olduğu değerli madenlerin stoku ile belirlenmesi) ve sanayi devrimi gibi dünyanın iki büyük ekonomi olayının dışında kalmış olmasıdır. Diğer bir unsur ise Osmanlı'nın kendi girişimcilerine izin vermemesidir. Çünkü Osmanlı'nın böyle bir kültürü yoktu ve girişimcilerin 'Ticari Kasları' henüz ciddi şekilde gelişmemişti.
Cumhuriyet ile birlikte, girişicilerin yetişmesi için yönetim tarafından bir hayli çaba harcandı. Bu dönemde de, ulusal ekonomi ve işadamı yaratmanın temellerinin atılmasıyla, Türkiye'de girişimci sınıfın önü açılmış oldu. Türkiye tarihine, 1970'li yıllar, ekonominin dışa kapalı ve ithali ikameci bir modelin uygulandığı yıllar olarak geçti. Kapalı bir ekonomik modelin hakim olduğu piyasada birçok şey eksikti. Rekabet düşüktü. 1980'den sonra ülkenin serbest piyasa modeline geçmesiyle Türkiye dışa açılmaya ve ülkede gerçek anlamda girişimcilikle tanışılmaya başlandı.
Bireylerin çıkarları toplumun çıkarlarına fayda katkı sağlayacak bir biçimde yönlendirilirse aynı anda hem bireyin hem de toplumun en yüksek fayda elde etmesi mümkün olacaktır.
Üreten değil tüketen toplumlar olma yolunda hızla ilerlemekteyiz. Üretim tüketimden daha fazla olmalıdır. İnsanlar üretirken ve tüketirken topluma fayda sağlayacak politikalar geliştirmelidir.
Dünyada uygulanan ekonomi politikaları hep toplumun bir kesimine destek vermektedir. Yine aynı ekonomi politikaları çoğunlukta olan diğer kesimi ihmal etmektedir.
Ekonomi, topluluktan topluluğa, o kimselerin kültürel yapısına göre değişim göstermesi gereken bir uygulamadır. Bir örnek verecek olursak; İngiltere'yi ele alalım; kültürümüz, dilimiz, dinimiz, yaşam biçimlerimiz, sosyal hayatımız, doğaya ve insana bakışımız ve daha birçok neden ile o milletten farklılıklarımız vardır. İngiltere'de uygulanan ekonomi politikaları Türk ülkelerinde hiçbir anlam ifade etmemelidir.
TÜRKBİRDEV'in ekonomik uygulamaları tamamen bizim ortak kültürümüzün bir ürünü olmalıdır. TÜRKBİRDEV ile çok uyumlu bir çalışmayla tam istihdam sağlanabilir.
Türk kültürüne yönelik ekonomik politikalar ile TÜRKBİRDEV'in sağlayacağı Türk Ekonomik İş Birliği aynen Avrupa Birliği modeli esas alınarak hazırlanmalıdır. Güçlü olan desteklenmeli zayıf olan kalkındırılmalıdır.
Bir ülkenin ekonomik olarak güçlü olabilmesi için; teknoloji, sanayi, tarım ve enerjisi politikasının gelişmesi şarttır.
Ekonomide iş birliği yapılması Türk Birliği'nin birçok alanda olduğu gibi ekonomik olarak ta TÜRKBİRDEV'in dünyada 4 güçten biri olacağı kaçınılmazdır. Ekonomi ve dış politikası güçlü olan toplumlar her alanda söz hakkına sahiptir.
TÜRKBİRDEV'in ekonomik iş birliği maddeleri; enerjide, sanayide, hayvancılıkta, tarımda, taşımacılıkta, her türlü üretiminde, tüketimde ve daha birçok alanda üstün bir çalışmayla belirlenecektir. Bakü-Tiflis-Kars Boru Hattıyla gerçekleşen bu hayal, diğer alanlarda da gerçekleşmeye mahkumdur.
Her birlik kendi içinde uluslar arası dev şirket 'tröst' çıkartmak zorundadır. Nasıl Amerika'nın Standart Oil ve Avrupa'nın Deterding şirketi var ise Türk Birliği de böyle büyük bir şirket çıkarmak zorundadır.



